Hastalığın üniversite öğrencisindeki en vahim biçimi, genç adamın her yaptığında kendini belli eden o güçsüzlük, o “ruh bitkinliği”dir. Fazladan saatlerce uyur, uyuşuk gevşek, umursamaz bir şekilde kalkar, yavaş yavaş, esneyerek temizlenmeye girişir ve bu işlem sırasında hatırı sayılır bir zaman kaybeder. Keyfi hiç yerinde değildir, hiçbir çalışmaya istek duymaz. Her şeyi “soğukça, üzüntüyle, gevşek gevşek” yapar. Tembelliği yüzüne bile yansır: Uyuşukluğu yüzünden okunur; dalgın görünür, hem laçka hem de kaygılıdır. Hareketlerinde güç, kesinlik görülmez. Öğleden önceyi harcadıktan sonra öğle yemeğine gider, kahveye uğrayıp gazeteleri küçük ilanlarına varıncaya kadar okur, çünkü bu iş insanı çaba gerektirmeden oyalar. Gerçi öğleden sonra gücünü biraz toparlar ama bu gücü de sohbetle, kısır tartışmalarla ve özellikle de onu bunu çekiştirerek harcar (çünkü her tembel aynı zamanda kıskançtır): Siyasetçiler, edebiyatçılar, öğretmenler, hepsi eleştirilerden payına düşeni alır. Akşam bahtsız genç bir gün öncesinden daha da mutsuz bir şekilde umutsuzluk içinde yatar -çünkü çalışırken taşıdığı bu güçsüzlük, çoğunlukla eğlencede de yakasını bırakmaz: Ama zahmetsiz keyif yoktur, her mutluluk biraz çaba gerektirir. Okunacak bir kitap, gezilecek bir müze, ormanda yapılacak bir gezinti, bunlar adım atılmasını gerektiren keyiflerdir, etkin zevklerdir.