"Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat"ı elime aldığımda, edebiyat tarihimizdeki o meşhur 'ilk yerli roman' etiketi beni biraz mesafeli hissettirmişti; tozlu, sıkıcı ve ağır bir metin bekliyordum. Ancak sayfalar ilerledikçe, 19. yüzyıl İstanbul'unun o daracık evlerinin içine, o evlerin duvarları arasında sıkışıp kalmış bir genç kızın nefes alışverişine tanıklık etmeye başladım.
Talat ve Fitnat'ın utangaç, masum aşkı bir anlık bir heyecan gibi başlasa da, hikâye hızla bir dönemin üzerindeki o ağır, boğucu örtüyü kaldırıyor. Özellikle Fitnat'ın, kendi kaderine dair hiçbir söz hakkı yokken, sırf "usul" öyle gerektiriyor diye tanımadığı bir adamın insafına bırakılışı, insanın tüylerini diken diken ediyor. O dönemde yaşanmış, belki yüzlerce kez tekrarlanmış o trajediyi, Şemsettin Sami'nin satırlarında bir karakterin çaresizliğinden öte, toplumsal bir haykırış olarak okuyoruz. Kitabı kapattığımda aklımda kalan sadece bir aşk hikâyesi değil; bireyin, geleneğin soğuk yüzüne çarptığı o acı dolu gerçeklik oldu. Eğer 'acaba o dönemde insanlar nasıl yaşıyordu?' diye merak ediyorsanız ve aşkın o naif ama hüzünlü tadına varırken arka plandaki o büyük toplumsal değişimi de hissetmek istiyorsanız, bu kitabı mutlaka okumalısınız.