Ayfer Tunç'un okuduğum ilk eseri kendileri. İnsanı düşünmeye itiyor fazlasıyla. Mürşit karakterinin üzerinden bir toplumsal durum sunulmuş. Mürşit bana Zebercet'i hatırlattı. Sanki Zebercet'in devamı gibiydi Mürşit. İkisi de doğuştan aykırı, huysuz, yalnız ve umutsuz vaka. İkisinin de otel işletmesi de ayrı ironi. Mürşit'in bir ara sinemaya gidip izlediği film de Anayurt Oteli'ydi sanırım. Ayfer Tunç böyle güzel bir gönderme yapmış.
Kitapta her bir karakter o kadar güzel işlenmiş ki hepsi hakkında sayfalarca yazıp çizebilirsin. Huysuz bir adamla bir ömür geçirmeye mahkum olan Şükran, kendisi de babası gibi olduğu için onu kabullenmiş bir Elvan ve onun tam zıttı babasını olduğu gibi kabul edemediği için onu aşmak isteyen Özgür. Mürşit babası gibi olmak istemiyordu. Özgür de babası gibi olmak istemedi. İnsanoğlu hep bir çatışma içinde.
Korkulu kaçıngan bir erkek ve kaygılı bağlanan bir kadın Madenci ve Arzu'nun o yıkıcı aşkı.
Aşklarında beni en etkileyen yeri alıntılamak istiyorum.
"Beni niye bu kadar aşırı seviyorsun?" diyormuş durup dururken. "Ben seni yeterince sevmezken, niye?"
"Bilmiyorum," diyormuş Arzu.
Kendini savunmaya kalkmıyormuş, sen çağırdın beni bu aşka demiyormuş. Sanki bu aşkın bir geçmişi yokmuş, sanki ezelden beri sadece kendisine aitmiş gibi davranıyormuş.
Her hikaye çok etkileyiciydi.
Taşra insanının nasıl kuru bir ot gibi bittiğini, yeşermediğini, önüne ne konulursa ona itaat ettiğini, amaçsız yaşadığını, kitleler halinde bir suçu çok rahat işleyebileceklerini Mürşit'in yabancılaşmasıyla tekrar şahit oluyoruz.
Buna örnek bir alıntı ile son verelim yazımıza:
"Belki de pes etmiştir. Hayat dediğin dünya üzerinde bir arayış. İnsan ne aradığını da bilmiyor işin kötüsü. Bulsan da bir bulmasan da. Belki pes etmek en iyisidir."
Dünya AğrısıAyfer Tunç · Can Yayınları · 20216bin okunma