-Kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona
sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir, diyoruz, istiyoruz,
memnun oluyoruz. Gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye
eteklerine yapışıyoruz. Hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz.
Bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen
içimizden yaratıyor, doğuruyoruz... Hiçbirimiz hayatı
maddenin arızi bir hali gibi kabul etmiyoruz. Hatta bu işi
anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde
kalıyorlardı. Herşey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. Ne ölüm var, ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde. Onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı. Merihte bir dağ küçük bir patlayışla çöker. Ayda lav dereleri kurur. Kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. Denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgarların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. Kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden toprağa karışır. Bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. Bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.