Bak söylüyorum, gördüğümüz her şeyde tanrısal sırrın bir parçası saklıdır. Bir ayçiçeğinden ya da bir gelincikten parladığını görürüz onun. Ağaç dalından uçan bir kelebek -ya da akvaryumda yüzen bir balık- gördüğümüzde, bu derin sırra biraz daha yaklaşırız. Ama Tanrı'ya en çok yaklaştığımız yer, kendi ruhumuzdur. Ancak orada yaşamın büyük sırrıyla birleşebiliriz. Hattâ nadiren de olsa, kendimizi bu tanrısal sırla aynı hissettiğimiz anlar vardır.
"Küçücük bir mumun bunca karanlığı aydınlığa çevirmesi garip değil mi?" diye sordu Sofie.
Arkadaşı başını salladı.
"Ama bir noktada ışık karanlığın içinde kayboluyor," diye devam etti Sofie sözüne. "Aslında karanlık diye bir şey yok. Yalnızca ışığın yokluğu var."
Sokrates'in annesinin ebe olduğu söylenir. O da kendi yaptığı işi ebelik sanatıyla karşılaştırmıştır. Çocuğu doğuran ebe de değildir ne de olsa. Ebe sadece doğum sırasında orada bulunur ve doğuma yardımcı olur. Sokrates de insanların doğru kavrayışı "doğurmasına" yardımcı olmayı görev bilmişti. Çünkü gerçek bilgi, kişinin kendi içinden gelmek zorundadır. Başkalarına aktarılabilecek bir şey değildir. Sadece insanın kendi içinden gelen bilgi gerçek "kavrayış"tır.