"Ruhum arşıâlâya yükselip dünyayı bir yutkunma gibi arkam da bıraktığımda, anımsamanın o soğuk teneşir taşına yatırıldı gimda, çenem bağlanıp sonsuza kadar suskunluğa emanet edil digimde, önümde el pençe divan durulup helallik istendiğinde, kazma kürek sesleri hızla o kara toprağa değdiğinde, taşlarım oradan oraya yuvarlandığında, eski bir akşamın gölgesi son kez üzerime düştüğünde...
Beni hatırlayıp iç çekenler, adım geçince yere tükürenler, hakkım kalanlar, alacaklılarım, kırıp incittiklerim, susup din lediklerim, adı dilimin ucuna gelenler, aklımdan hiç çıkmayan lar, içimden konuştuklarım, ihanet ettiklerim, sadık kaldıkla nm, bende ağız tadı bırakmayanlar, ruhumdaki yırtığa iğne ip likle koşanlar başıma toplandığında...
Bir zamanlar sırtımı dayadığım kavaklar, meşeler, ahlatlar; aksimi gördüğüm göller, benden akıp giden nehirler, dön dolaş yine bana kavuşan dereler; dağ yolları, patikalar, toprak ve as falt yollar; elimi alnıma siper edip baktığım kuru güneş, uyku tutmadığında sımsıkı sarıldığım bazen bedir bazen kamer ay, içimdeki o zifiri karanlık son kez üzerime çöktüğünde...
Bende hakkı olan yağmur damlası, döne döne uzerime yagan kar tanesi, tenimi yalayan rüzgar, yolumda doğup batan ga neş, yokluğumda hep beni soracak olan gölgem; buğday basak ları, mısır püskülleri, her bahar çiçeklenen nar ağacım, hiç ye miş vermeyen dut ağacım, incirin sütü, narın hevesi, boynunu büküp son kez bana baktığında...
Ağzımda sağa sola dönen, kimi söylenir söylenmez sönen ki mi yıllar yılı gönül gezen, kimini ziyadesiyle fazla kimini yok sul aşı gibi azar azar söylediğim, kimini eksik kimini döne do laşa tellendirdiğim; kimini yutup kimini dilime sürdüğüm, gizli dertlerim saklayan, beni rezil rüsva etmeyen; sir tutan, kin tu tan, kan tutan tüm kelimeler günün birinde kapkara