Şair, yorgun bir memleketin sabahına uyandı.
Mevsimlerden kış, günlerden Cuma, aylardan marttı.
Dergahta teneffüs ettiği hava sanki bugün bir başkaydı.
Sırtındaki dev gülleyi sonunda yere bırakmış gibi rahatladı.
Ve meclise gitmek üzere dışarı çıktı.
Kendini şair olarak görmezdi Akif.
Şairlik, memurluk, öğretmenlik...
Hepsi de farklı, fakat bir o kadar da fani aleme ait.
Sadece ‘kul’ olmanın o eşsiz hazzını tatmıştı Akif.
Ruhunu, bedenini ve kalbini bu memlekete adamıştı her vakit.
Savaşlar kazanan, canlar kaybeden,
Düşman taarruzlarını püskürtüp
Orduya “ölüm” emri veren,
Dünyada başka emsali görülmeyen
Bir memleketin mensubuydu Akif.
Zafer bu topraklarda kan ile yazılmıştı.
İmparatorluk yıkılmış, Türk, Cumhuriyetle tanışmıştı.
Bu şanlı zaferi, İstiklal Harbini anlatacak,
Cumhuriyeti halka tanıtacak bir marş lazımdı.
Akif, uyandığı sabah bu marşı tamamlamıştı.
“İstiklal Marşı” sadece bir şiirden ibaret değildi.
Ölmüşlere ağıt, yaşayanlara teselliydi.
Türk'ün istiklal mücadelesinin mürekkeple buluşmuş haliydi.
“İstiklal Marşı” Cumhuriyet’in temeli, memleketin tarihiydi.
Akif idi bu marşın yazarı, şairi.