Ne olursa olsun kendini sev, çevreni sev, aileni sev, hayatını sev.. yaşadığın hayat kötü de olsa acı da olsa başka hayatlar bizim hayatımız kadar güzel değil. Her hayal ettiğinin güzel olduğunu düşünme bazen hayal kırıklıkları bile güzeldir. Pişmanlıklarını sev bazen o pişmanlıklar bize çok şey öğretir. Olmamız gereken tek bir kişi var, hissetmeniz gereken tek bir varoluş var. HER ŞEY OLABİLMEK İÇİN HER ŞEYİ YAPMAMIZ GEREKMİYOR ÇÜNKÜ..
Marguerite Gautier yani Kamelyalı Kadın, Paris’te herkes tarafından bilinen güzeller güzeli bir kibar fahişedir. Armand ise asil bir aileden gelen genç bir hukukçudur. Kitap Marguerite ve ilk defa onun kalbine dokunan Armand’ın tutku, acı, kıskançlık, umut ve aynı zamanda umutsuzluk dolu aşkını konu alıyor.
Diğer kitaplardan farklı olarak bu aşk hikayesinin sonunu kitabın başından biliyorduk. Hikaye bize onların aşklarının başını ve dışarıdan görünmeyen yüzünü anlatıyor. Son 50 sayfaya kalbimi bıraktım desem yeridir. Armand’ın aşık olduğu kadın için yaptığı şeyler ve Marguerite’nin Armand için vazgeçtiği yaşam tarzı ama devamında gelişen olaylar.. Bu kitap “Hiçbir şey görüldüğü gibi değildir.” sözünün tam karşılığı olabilir. İyi okumalar :)
Kişisel ilgi alanıma girdiği için psikiyatri ile ilgili kitapları okumayı cok seviyorum. Eğer siz de bu alana ilgi duyuyorsanız mutlaka öneririm. Kitabın dili gayet akıcı, kitapta bahsi geçen psikiyatrik terimlerin de açıklaması hemen aynı sayfada verildiği için anlaşılması kolay. Her vakayı okurken heyecanlandım ve birçok yeni rahatsizlikla karşılaştım çokça bilgi edindim.
Konusundan kısaca bahsedecek olursam, Boston'un hareketli acil koridorlarında mesleğe başlayan psikiyatrist Dr. Gary Small'un meslek hayatı boyunca karşılaştığı ilginç vakalara yer veriliyor kitapta. Kimi zaman bu vaka bir erotomanik hasta oluyor, kimi zaman OKB, kimi zamansa histerik körlük geçiren bir birey... Okurken bazen gülüp bazen hüzünlenecek ama hepsinin sonunda çokça düşüneceksiniz.
"Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık; hem inancın devriydi hem şüpheciliğin; hem Aydınlık hem Karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu..."Gerçek hayatın üzerine yazılmış bir eser. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şeyin olamayacağının edebi bir göstergesi. Birkaç dakikada yargılanıp suçlu bulunan ve giyotine mahkum edilen insanlar... O kadar tanıdık geldi ki... Stalin döneminde 15 dakikada yargılanan ve ölüme mahkum edilen hatta öldürülecekleri kurşunun parasının ailelerinden alındığı insanlar geldi aklıma... Çoğu neden öldürüldüğünün farkında dahi değil.
Giyotinle yapılan ölümler ve buna alkış tutan insanlar... Dönemin ne denli zor bir dönem olduğunun, nefret ve intikamın ne düzeye geldiğinin göstergesi kavramlar: milli tıraş. Kadınların ve çocukların da aynı şekilde ölümünün normal karşılanması... Spoiler olacak, bundan sonrası için yazıya devam etmeyebilirsiniz. Bu ölümler içinde beni en çok sarsan Sydney Carton'ın ölümü oldu. Bile isteye, göre göre ölüme gitmek... Daha büyük bir fedakarlık olamazdı diye düşünüyorum. En çok orada sarıldım:
"Bu, hayatımda şimdiye kadar yaptığım en ama en güzel şey ve şimdi hayatımda hiç tatmadığım kadar büyük bir huzurla istirahat etmeye gidiyorum."
Dönemin birçok özelliğine dair bilgi sahibi olabiliyor okur eseri okurken. Bunlardan biri de kadına bakış açısı... Ah şu kadınlarımız, tarihin her döneminde dünyanın her coğrafyasında en çok onlar çekmiş. Ettiği duanın bile yük olarak görüldüğü, çocuğunun hiç pahasına öldüğü, sevdiğinin ardından gözyaşı dökmenin suç hükmünde olduğu bir yaşantı sürmüşler.
Çok sağlam Zülfü Livaneli hayranı olmama rağmen ilk defa bir kitabını okurken yarım kalan bir şey var gibi geldi kötü bir kitap değildi ama sonu tam bağlanmamış ve yarıda kaldı gibi hissi verdi.