Bizim zamanı algılama ölçülerimize göre yüz binlerce yıl önce, sürüngen ırk dünyaya gelmeden evvel, burada hayat çok farklıydı. İnsanlar kadın ve erkek değil, çift cinsiyetli varlıklardı. Bu genetik yapı ile çeşitli boyutlara geçip etkileşim içinde olabiliyorlardı. Bizim anladığımız anlamda "fiziksel" olmadıkları gibi, çok az yoğun idiler ve "Sonsuz Kaynak" ile temasta kalabiliyorlardı. Bu, bütün dünyada "Altın Çağ" olarak biliniyordu. Bu insanlar, yaratılışın ikiliğindeki yaratıcı gücü temsil ediyorlardı, Sürüngenler de yok edici gücün ifadesiydi. Daha yüksek boyutlarda ve tabii ki her şeyin mümkün olduğu kaynakta, erkek-dişi ikiliği, ışık- karanlık, pozitif-negatif yoktur. Bunlar sadece bölünmüşlük ve ayrılık illüzyonun bir parçasıdır. Dünya çok bereketli bir cennet gibiydi ve farklı bir yörüngesi olduğu için de mevsimler yoktu. Sabit bir iklim ve ısı vardı ve efsanelere göre dünyanın çevresindeki su buharı güneşi puslu gösteriyor ve yüzeyi, aşırı güneş ışığını süzüyordu. Bizim bildiğimiz kavramlar olan ölüm, acı veya hastalık yoktu. İnsan bilinci/ruhu, istediği zaman ya bedeni terk ediyor ve saf bilinç/ruh dansitesine geçiyor ya da varlığını başka bir bedende sürdürüyordu. Biliyorum, bu satırları okuyan birçok kişi için bu imkanları anlayabilmek hiç kolay değil, ama bunun için bir neden var ve bundan daha ilerideki sayfalarda söz edeceğim. Altın Çağ'ın insanları yemek yemez, gıdalarını atmosferdeki enerjiden alırlardı. Aynı şey hayvanlar için de sözkonusuydu. Biliyorum, böylece "vahşinin doğası" sözü de çürütülmüş oluyor. Evet, yanlış okumadınız, aslanlar kuzularla birlikte onları yemeden durabiliyorlardı. "Katı", beş duyuya dayalı, elle tutulabilir nitelikte yemek tüketmeye gerek yoktu. O zaman hayvanların birbirini öldürmesine de gerek kalmıyordu. Korku yoktu,