Alaca Bir At Koşar İçimde
Zamansız, Mekansız Nefese Doğru
At Vuruldu; İçim Paramparça Rüveyda
Gölgelerin Ardına Sakladım Kusurumu
Sen Orda Kayıtsızca Gülümsüyor Gibisin
Ben Burda Damla Damla Eriyip Akıyorum
Yine De, Çiğnetemem Kimseye Gururumu
İstenmediğim Yeri Sessizce Terkederim
Hatıra Kalsın Diye Bırakır Da Ruhumu
Mahzun Bir Derviş Gibi Boyun Büker, Giderim
Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz var ki? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?