Ötekinin görmeyi umduğu şeyi, yani aynalanmış imgeyi tam olarak karşılayamama hali, bu yetersizlik duygusu annenin arzusu karşısında duyulan kaygının sebebi olacaktır. Çocuğun her ne ise o olarak sevilmediğinin idrakiyle ilişkili o kaygı -sinir bozucu bir fon müziği gibi- bütün çocukluğa musallat olmayı sürdürür.
Öteki yanıt vermediğinde ve bizi yüz üstü bıraktığında, bedensel acı ruhsal acıya dönüşür. İşte bu bırakılma, terk edilme, kopma/ayrılık hayatımızın ilk travmatik durumudur. Daha sonra da hep ısrar edecek ve tekrarlayacak şeydir bu.
Çocuk ötekinin (anne öteki, mOther) aynalayıcı tepkileriyle özdeşim kurarak kendi "biricik" kimliğini kazanır. Kendi içsel gerilim artışıyla baş edemeyen ve ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz bebek acı içinde ötekine yönelir.
Bir tür bilgisizlik, karanlık ve bilinmeyen bir kıtaya ilişkin bilgi eksikliği meselesi değildir bilinçdışı. Aksine " Bilinçdışı, bilgimizden önce hareket eder ve eylemleriyle görünür hale gelir... bizim gizli düşüncelerimiz değildir; bilakis, yapıp ettiklerimizle ifade edilir.