<<Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Bakımevi'nden bir telgraf aldım:
Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak.
Saygılar.>>
İşte bu cümlelerle başlıyordu Camus'un yabancısı. Başlamak ne kelime adeta bir balyoz indiriyordu kafamıza. Yabancı 110 sayfalık hacmine rağmen varoluş felsefesini çok iyi anlatıyor. Günlük hayatın içinde toplum ile kendisi arasında sıkışmış ve iç dünyasında yapayalnız kalmış Mersault'un çektiği dünya sancısını okurken bize de yaşatıyor. Mersault varoluş sancısını içinde, derinden, öyle vurucu hissederek hayatta kalmış ki annesinin ölümünü bile nereye koyacağını bilemiyor. Belki kendisi annesinden çok daha önce ölmüş. Annesinin ölüm haberi ona sıradanmış gibi geliyor. Kimbilir belki de yadsıyor bu ölümü ya da annesinin ölüm haberini alır almaz kendisinin de bir ölü olduğunu anlıyor. Ertesi gün kendini birazcık canlı hissetmek için sevgilisiyle sevişiyor, sinemaya gidiyor. Belki de derinden bir kötücül ses ona şöyle diyordur; "sağlıklı bütün insanlar, sevdiklerinin ölümünü az çok arzu etmiştir." Mersault içinde hiçbir şeye tutunamıyor. Sevgilisi evlenmek istediğinde cevabı "farketmez." Oluyor. Çünkü gerçekten onun için pek de bir şey farketmiyor. O kendisini tanımıyor. Ne istediğini bilmiyor. Toplumdan kaçıp kendi kuytuluklarında yabanıl bir hayvana dönüşüyor iç dünyasında. Belki de bu yüzden gözüne güneş vurduğu için çıldırıp birini öldürebiliyor. İçindeki yabanıl hayvana teslim oluyor. Gel gör ki; toplum onu işlediği cinayetten değil annesinin ölümüne üzülmediğinden yargılıyor. "Bu dünyada imtiyazlılardan başka kimse yoktu. Ötekileri de günün birinde mahkûm edeceklerdi. Eğer, adam öldürmekle suçlanıp da annesinin cenazesinde ağlamadığı için idam edilirse, ne çıkardı bundan?"
Mersault ölümünü zaten yaşarken ilan etmiştir. "Fakat herkes