Gökyüzüne bakmak, sadece başı yukarı kaldırmak değil; zamanın o devasa akışında durup nefes aldığını hissetmektir aslında. Hayat, öylece yürüyüp gidebileceğimiz bir yol olmamalı.
Çileğin o keskin kokusunda, çayın bardağı ısıtan buğusunda ya da yaprakların arasından sızan rüzgarın fısıltısında saklı olan o ritim, dünyanın bize sunduğu en yalın, en cömert davettir. Çoğu zaman büyük hedeflerin, gürültülü koşturmacaların peşinde koşarken, hayatın asıl kumaşını oluşturan bu ince iplikleri fark etmiyoruz. Oysa dokunmadığımız, kokusunu içimize çekmediğimiz, durup dinlemediğimiz her an, gerçekten de boş yere akıp giden bir nehre dönüşüyor.
Geçip gitmemek; bir ağacın gövdesine elini koyduğunda onun köklerindeki sabrı hissetmek, bir kuşun kanat çırpışında özgürlüğün o anlık hafifliğine ortak olmaktır. Dünyanın tüm karmaşasına ve hırslarına inat, sabah seherinin serinliğinde veya bir gün batımının kızıllığında "Buradayım, yaşıyorum ve farkındayım" diyebilmektir.
Dokunarak, hissederek ve gerçekten "var olarak" geçsin gününüz.