Herkese merhaba arkadaşlar. Bugün karşınıza son günlerin en popüler kitabı olan Georgi Gospodinov ve onun “Bahçıvan ve Ölüm” kitabı ile geldim.
Bu kitap son bir aydır instagram,Twitter her yerde önüme çıkıyordu. Normalde popüler kitaplara karşı çok mesafeliyimdir. Çünkü anlamsız bir şekilde popüler yapılıyor. Kasıtlı olarak bir kitle tarafından yapılıyor genelde. Bu kitabı da popülerliğini düşünmeyerek konusu çok ilgimi çektiği için okumaya çalıştım.
Kitapta, bahçıvan olan bir babanın ölümü anlatılıyor. Bu anlatıcı bazen kızı bazen de oğlu oluyor. Babam bahçıvandı şimdi ise bir bahçe diyor. Kitap böyle başlıyor. Aslında ilk cümlede ölümü değil de ölümden sonra kalan acıyı,yası, ölenin ölmediği, yaptığı şeylerle, fani dünyada bıraktığı eserlerle,anılarla hala aramızda olduğunu anlatıyor. Zaten acı olanda ölümden ziyade ölenin bıraktığı boşluğun acısı olmuyor mu ? Çünkü kolumuz kesildiğini düşünürsek acısı 1-2 gün içinde geçiyor ama kolumuzun yokluğunu bir ömür hissediyoruz. Bir yakını kaybetmekte öyle. Annemizin,babamızın ölümü bizi korkutmaz. Korkutan onlar gittikten sonra dayanaksız,desteksiz kalmamızdır. Yerinin dolmamasıdır. Kitapta, 91 bölümde işte bize bunları anlatıyor. Kızının babasıyla anılarını,onların yetiştirdiği güllerin hala hayatta olduğu ama babasının hayatta olmadığını belirtiyor. “Babam sürekli toprağı işlerdi şimdi toprak babamı işliyor”gibi bir şeyden bahsediyor. Burada hayatın acımasızlığı mı desem ? Kaçınılmaz olanı unutmamak mı desem ?
Zaman zaman babasının hastalık sürecinde çektiği acıları, istekleri, bu zorlu süreci bütün çıplaklığıyla, yalın bir dille, içten ve içimize işleyen bir şekilde okuyoruz. Hangi dilden,dinden ve ırktan olursak olalım bir babayı kaybetmenin ne kadar acı olduğunu hissederek okuyoruz.
Fakat, bazı yorumlarda okuduğum