Sör Aleksi’nin hiç dilinden düşürmediği bir söz vardı:
“Kızlarım, ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir gizli şefkat var gibidir. Şikayet etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim olurlar.”
...Sahici bir kuşa dönüşüp bu dalların üstünden gökyüzüne kanatlanmayı, yukarıdaki ay ellerinde kaybolup giderek bu dünyadaki insanların yüzlerini artık görmemeyi ne kadar istiyordum..
Romanlar mahzun insanı omuzları çökmüş, gözleri sönmüş, hareketsiz ve sessiz bir insan diye, yani daha açıkçası bir miskin şeklinde tasvir ederler.
Bende daima bunun aksi olmuştur. Ne zaman derin bir üzüntüye kapılsam gözlerim parlar, tavır ve hareketlerim neşelenir, içim içime sığmaz olur. Dünyayı hiçe sayıyormuşum gibi kahkahalarla gülerim, türlü gevezelik ve delilikler yaparım. Maamafih öyle sanıyorum ki, yakın kimsesi ve başkalarına açılma kabiliyeti olmayan insanlar için bu daha iyi bir şeydir.
Gençliğinde bir şey anlamadığında annesi, “Anlamıyorsun kızım, bazı şeyleri anlamak için en az kırk yaşın kıvamı gerek”
derdi Meltem’e .
Annesini şimdi anlıyor. Kırk yaşına gelmeden kırk yaşın kıvamına geldiği için...
“Bazı adımlar, yılları daha çabuk kat eder.”