—Bütün fecaat, insanın, insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanıyamayacak hâle gelmesi…
—Fikirler de öyledir: hayatla karşılaşa karşılaşa tanınmaz hâle gelir.
Çok yumuşak bir toprakta yuva yapmağa çalışan bir hayvan gibi istediğim yere hızımı götürebiliyorum. Fakat bu kolaylık zararlı oluyor. Her istediğimiz yere gidiyoruz gibi geliyor bize, halbuki ölmüş köklerin arasından daima aynı boşluğa, imkansızlığın ta kendisi olan bir imkan kalabalığına çıkıyoruz.
Birinin dilsiz olmasının bir önemi yoktu, neticede kimse birbirinin soyledigini anlamıyordu ki! İnsanlar birbiriyle çatışabilir, sevişebilir, kucaklaşabilir, birbirini hor görebilirdi ama sonunda yalnızca kendisini tanır bilirdi. Kalın gövdeli sazlar bir nehri kıyısındaki çamurlu hattan nasıl ayırıyorsa duyguları, duyuları ve anıları da bir insanı diğerlerinden öyle ayırıyor ve farklı kılıyordu. Etrafımızı çevreleyen dağların zirveleri gibi birbirimizden vadilerle ayrılıyorduk, ya göremeyeceğimiz kadar yüksekte ya uzanamayacak kadar alçakta oluyorduk birbirimizden.
Hangi yöne dönmeliyim Kostadis? İnsanlara doğru mu? Bu yön hem pis hem de kötü kokuyor. Tanrı’ya doğru mu? O ki Ladas Baba’yı varlık içinde yaşatırken Mariori‘yi öldürüyor. Kendime doğru mu? Güneşin altında kıvrılan ve tam kendi kendime, ‘Çok rahatım, güneşin altında çok iyiyim, burası sıcak…’ derken, bir çizmenin altında ezilen bir solucanım ben!