Her gün biri çıkar, başlar, benim ben demeye,
Altınları, gümüşleriyle övünmeye.
Tam işleri dilediği düzene girer,
Ecel çıkıverir pusudan: Benim ben, diye.
Bazı kitaplar vardır; her yaşınızda elinize aldığınızda ufkunuzda yeni bir pencere açar, sizi her defasında farklı bir yerinizden vurur. İşte Fahrenheit 451 tam olarak öyle bir başyapıt.
Daha ilk sayfalarda, toplumsal baskının o boğucu etkisini iliklerime kadar hissettim. Okurken zihnimde canlanan atmosferin griye boyandığına şahit oldum ve eminim bir çoğunuzda bunu yaşayacaksınız :) Hikayenin merkezinde yer alan ana karakterimiz Montag, bir itfaiyeci. Ancak alışık olunanın aksine, onun görevi yangın söndürmek değil, yangın çıkarmak.
Bu ateş sadece kağıtları değil, toplumun hafızasını da küle çeviriyor. Montag’ın dünyasında kitaplar yakılırken aslında arka planda çok daha korkutucu bir gerçek var… İnsanı insan yapan değerlerin yerine "suni bir mutluluk" verilmesi…
İnsanların derinlemesine düşünmesinden ziyade, önlerine sunulan sığ gerçeklere inanmaya teşvik edildiği, sorgulamanın yerini kabullenişin aldığı karanlık bir distopya burası.
Bence her hikayenin aydınlanan veya bizleri aydınlatılan bir sonu muhakkak olur.
Bu kitabın sonundaki aydınlık her okurun kendi karanlığına bir kibrit çakıp bakmasına yol açan türden :) Keyifli okumalar.