Oscar Wilde'ın De Profundis kitabı, Oscar Wilde hapse düştüğünde, bunun ve iflasının sorumlusu olan Lord Alfred Douglas'a yazdığı öfke dolu sitemlerini ve Alfred'ın hatalarını anlatan bir mektup. Wilde ne kadar mektupta 'dostluk' hitabı ile anlatsa da aslında aralarındaki sevgiye da pek çok kez değinmiş. Alfred'ın yaptığı hataları, onun nefretini ve kötülüklerini yüzüne söylememiş, anlatmamış. Ama hapse girdikten sonra bunları tek tek sayfalara dökmüş. Wilde, Alfred ile birlikteyken ondan bir çok kez ayrılmak istemiş, onun kendisine verdiği zararın farkında olsa da yapamamış. İnsanın canını en çok sevdikleri yakarmış nasılsa. Kitabı okurken bu kısımlarda aklıma Perdenin Ardındakiler'in Beni Kendinden Kurtar şarkısı pek çok kez aklıma geldi.
"Seni hayatımdan çıkarıp atamıyordum. Kaç kere denemiştim. Senden kurtulurum diye İngiltere'den ayrılmayı, yurtdışına giymeyi bile düşündüm. Hiçbiri işe yaramamıştı. Ancak sen bir şeyler yapabilirdin. Çözüm senin ellerindeydi."
Aynı Oscar Wilde'ın bu satırlarda dediği gibi... Alfred'ın gözü babasına olan nefretinden kör olmuş durumda. Öyle ki Wilde'a duyduğu sevginin bile önüne geçmiş. Wilde ise artık onun gözlerini açma umuduyla; gerek acımasızca, gerek kırgınlığıyla ve gerek eskileri anlatarak yazmış. Ama yaşadıklarına rağmen hiçbir zaman Alfred'dan tamamen nefret edememiş, etmek istememiş. Sevginin ruhun bir parçası olduğunu ve gününün sevgisiz geçemeyeceğini düşünürmüş. Öyle ki zindanın bir köşesindeyken bile "Kimi zaman, o kapkaranlık, hayatımın en karanlık günlerinde bile seni teselli etmek için can atıyordum." diyerek sevgisinin derinliğini de belirtmiş. Oscar Wilde'ın Alfred'a duyduğu öfkenin yanında büyük bir kalp kırgınlığı da var. Wilde, Alfred'a mektuplar göndermiş, her ne kadar bazen öfke, bazen sitem dolu mektuplar olsa da,
De ProfundisOscar Wilde · Kırmızı Kedi Yayınevi · 20245bin okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Madeline Miller'in Akhilleus’un Şarkısı, Patroklos’un gözünden anlatılan güçlü ve incelikli bir aşkın hikâyesi. Savaşın acımasızlığı, kaderin kaçınılmazlığı ve aşkın direnci roman boyunca ustalıkla iç içe örülmüş bir şekilde. İncelemede spoiler denebilecek kısımlar olduğunu belirtmek isterim. Ölümlü bir insan olan Prens Patroklos, bir çocuğu öldürmesi ile Phthia'ya sürgün edilir. Her şeyini kaybetmiş olan Patroklos yarı tanrı yarı ölümlü olan Prens Akhilleus ile tanışır ve aslında her şeyini orada bulur. Akhilleus'un ve Patroklos'un birlikte büyümesini izlerken, aralarındaki dostluğun sevgiye evrilmesini de okuyoruz.
İlerleyen zamanlarda bir savaş patlak verir. Kehanet ise bellidir. Akhilleus en güçlüsüdür, Aristos Achion'dur ama sonunda ölecektir. Akhilleus ise, ölecekse de onurlu ve şöhretli bir şekilde ölmeyi seçerek Troya Savaşına gitmeyi kabul eder. Patroklos, ölüme bile onunla gitmeye hazır olarak onu asla bırakmaz. İkisi için de aynı şey vardır; biri ölürse, diğeri de onun peşinden gider. Savaş sırasında seneler geçer, Akhilleus gücünü gösterir, diğerleri tarafından saygıyla anılır ancak hâlâ bir galibiyet olmamasıyla birlikte bazı değişiklikler de olur. Akhilleus, ona gösterilen saygıyı gördükçe daha fazlasını ister. Öldürmeye alışır, hoşuna gitmeye başlar, kendi benliğinde kaybolur. Şöhret, onu gittikçe kör ve sağır eder. Ne Patroklos'un gözlerindeki duyguları görür ne de sessiz çığlıklarını duyar. Patroklos ise sevdiği adamın gözleri önünde değişimini izler, hiçbir şey yapamaz.
Ve işte; Patroklos’un sesi, zamanın suskunluğunu delerek bizlere ulaşıyor. Bu şarkı, sadece bir aşkın değil, sessiz bırakılmış bir karakterin sesini duyurma çabasının da şarkısı. Kimi zaman fısıltı gibi, kimi zaman çığlık gibi,
Ama daima yankı bırakarak...
Akhilleus'un gururu ise gittikçe öyle ağır