“Hassasiyetimiz ve düşüncemizi ancak kendi içimizde, zihni hayatımızın derinliklerinde geliştirebiliriz.
Ama zekanın tavırlarını efendileştirmek için okumak zorundayız.” Cemil Meriç
İsmet Özel’in sadece o muhteşem şiirleri okunmalı gerisi okunacak gibi değil. Yoğun ama kof cümleler... Kendinin de dediği gibi “ bir öpücüğü geri almak isteği gibidir.” bana göre düz yazıları.
“ Birbirimizi sahip olma duygusundan arınarak sevebilmeyi denedik. Kolay olmadı." İnci Aral’ın okuduğum ve kendisinin de ilk kitabı olan romanda, Suna’nın hayatındaki iki erkekle yaşadığı ilişkiyi geçmişten gelerek anlatıyor. Evlilikteki ve evlilik olmayan ilişkideki farklılıkları, kadının her iki durumdan hangisinde olursa olsun aynı sonuçla hayal kırıklığı yaşadığını anlatıyor. Suna karakteri Su ve Na olarak iki kişilikle yaratılmış. Su topluma uygun, ağırbaşlı, uysal, Na ise içinde başkaldırmış ruhun simgesi, cesur ve asi. Kitap baştan sona çok karamsar araya başka kitaplar da eklenerek okunabilir.
Acıklı bir dışlanmışlık hikayesi. Kitap boyunca yaratık olan Frankenstein ve yaratıcısı olan Frankenstein arasında kim haklı diye gidip gidip geldim. Hayatın yalnız geçirilemeyeceği ve tek yaratıcının tanrı olması gerektiğinin vurgulanması kitabın tümüne hakimdi. Tüm vahşiliğine rağmen yaratık, sonda yaptığı konuşma ile gözlerimi doldurdu. Ön yargılarımız ve insanoğlunun sonradan edindiği tüm bu görecelik zehri kanser gibi yayılmış benliğimize.
Yaratıcı sorgulanmış apaçık.. Nefis bir kitaptı.
“Azil, Türkçede görevden almak, Arapçada hamileliği engellemek uğruna kadının haricine boşalmak anlamına gelir. Asil, görevden alınmış ve insanlığı döllememesi için, dışına terk edilmiştir. Çünkü, kendisine sunulmuş olan bilgi, yetenek ve düşüncelerin ağırlığından zihni kapanan ve delirmiş olan milyonlarca haberciden biridir. Delirenler, affedilmez ve terk edilir. Bu da, suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır. Deliren habercilerin sonu, intihar değilse, linçtir. Benzersiz zihinlerini yönetmeyi öğrenip, hayatta kalanlarsa, peygamber olarak bilinir.”
Hakan Günday’ın zekasına hayran kaldığım eseri oldu sanırım. Bir insanın zihnindeki iki kişiliğin çarpışması sonucu sürüklenilen son inanılmaz etkiledi beni. Yazarın Piç kitabını çok beğenmemiştim ama bu kitapta edebiyatı psikolojiyi felsefeyi ortalayıp döktürmüş bence. Asil’in ya alışılmış ortalamanın üstünde farklı bir zekası vardı ya da korkunç kötü bir karakteri. Romandaki bazı kısımların gerçek mi hayal mi olduğunun havada kalmış gibi olması tekrar tekrar o kısımların okunmasına sebep oldu bende.
Eser, yaşlı bir bilge ile genç bir adamın karşılıklı konuşmaları üzerinden “insan nedir?” sorusuna yorumlarla ve karşı çıkışlarla cevap arıyor. Bu kitap ilk basıldığında sadece 250 nüsha basılmış, çünkü yazar bu kitabın çok fazla eleştirileceğinden korkmuş. Bu kitapta savunduğu fikirleri vaktiyle savunduğu zaman "insanlığın haysiyetini çalmak" ile suçlanmış, yazar ise insanın zaten sahip olmadığı bir şeyi, onun elinden alamayacağını söylemiş. Eser yüz sayfaydı ama dönüp dönüp çoğu cümleyi baştan okudum.
Kitabın özet cümlesi olarak“ fedakarlıkların, iyiliklerin amacı sevilmek; sevilmenin istenmesinin sebebi ruh ve arzuları, istekleri tatmin etmek” derdim.