Livaneli'nin kalemiyle tanışmam bu kitabıyla oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse hem iyi tarafları hem kötü tarafları var. Öncelikle bu romanda en üzüldüğüm şey çok kısa olması. İçerik olarak dolu dolu bir kitap olmasına rağmen her şey çok yüzeysel anlatılmış. Mardin tarih boyunca çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapan bir şehir olmasına rağmen romanda hiç denecek kadar anlatılamamış. Sanki şehir sadece doğuda olduğu için içeriğe katılmış. Romanda ciddi bir mekan sıkıntısı var. Sadece Mardin değil İbrahim'in İstanbul'da geçirdiği dönem de doğru bir şekilde anlatılmamış. İstanbul sadece Batı özentisi bir şehir olarak aktarılmış. Buradaki insanların özlerinden koptuğu, yapmacıklaştığı anlatılıyor. Oysa Türk ebiyatının tanınan yazarlarından biri olan livaneli'nin İstanbul'un köklü tarihini, kültürel çeşitliliğini, havasını, denizini anlatmasını beklerdim. Sadece Mardin ve İstanbul değil Amerika kısmı da çok kötü. Sanki "hemen bitsin artık şu kitap ya" denmiş de öyle yazılmış gibi. Mekandan bahsetmişken hoşuma giden kısım ise garp-şark konusuna değinilmesi. İstanbul garp, Mardin şark olarak görülmüş ve ibrahim'in şarka ait olduğu anlatılmış. Hatta romanda İbrahim İstanbul'dayken şöyle bir alıntı geçiyor: Bir şeyler yapıyorum, yürüyorum, konuşuyorum, yemek yiyorum yani her zaman yaptığım işleri sürdürüyorum ama nasıl anlatsam, bir boşluk duygusu içinde. Sanki içimde derin bir hiçlik var. Diyerek Mardin'e ait olduğunu anlatmış.
Eserdeki benim açımdan eksik olan bir diğer husus ise karakterler. Romanın başında ana karakterin Hüseyin olduğunu sanıyordum ama sonda İbrahim olduğunu öğrendim. Sadece bu da değil. Hüseyin sanki romana akıcılık kazandırması gereken bir karakter gibi geldi. Oysa kitabın başında ana karakter olduğunu düşünmüştüm.
Romanda hoşuma giden kısım ise,