Bireyin her düşüncesini eyleme geçirmesi ve istemesi, toplum tarafından ahlaksızlık olarak görülmektedir. Bu nedenle toplum, ifade özgürlüğü anlayışına rağmen bireyi düşüncelerine göre kendini sınırlandırmaya zorlamıştır. Toplum ahlakına göre yaşayan bireyin, bu durumda kendinden farklı düşünen bir bireye saldırganlık göstermesi normal karşılanır. Çünkü kendisi kadar bastırılmış ve düşünceleri “ahlak” adı altında zapt edilmiş bir birey, diğer insanın bu kadar özgürce “düşünürüm ve yaparım” eylemini ahlaksız bulur. Kendini “ahlaklı, yetişmiş” olarak adlandıran birey, “ahlak” adına yaptığı kısıtlamayı kabul edemeyip saldırganlık gösterir. Toplumun “ahlak” adı altında insanların özgür düşüncelerini sınırlandırması, bastırılan duyguların içinden vahşiliği doğurur.
Toplum ilk günden itibaren insanların kafasına cinsiyetlerini kazıyor. Bir bebek dünyaya girdiğinde ilk söylediğimiz şey"Oğlan oldu!" veya "Kız oldu!" ifadesidir. Daha sonra bu yeni kişilere renk kodlaması yapılıyor, onlara kendi cinsiyet kabilesine ait olmanın ne anlama geldiğini öğretmeye başlıyoruz. Oğlanlara oyuncak silahlar ve Lego, kızlara
süslü elbiseler ve bebekler veriyoruz. Oğlanlara sert ve güçlü olmayı, kızlara nazik ve şefkatli olmayı öğretiyoruz. Erkek çocukları mühendis veya doktor, kız çocukları öğretmen veya hemşire olmaya zorluyoruz. Bunların hiç etkisi olmadığını düşünmek saflık olur. Etkisi
olmasa, neden çocukları sosyalleştirmek için uğraşalım ki?
İnsan olmamız, insanları anlayabileceğimizi
garanti etmez. Bilim çağında bile, çok uzaklardaki çok eski yıldızları,
onları gözlemleyen organizmadan daha iyi anlıyoruz: kendimizden.