Ahlak bekçileri, kendilerini toplumun vicdanı sananların en yozlaşmış olanlarıdır. Ellerinde tuttukları kuralların kaynağı ne akıldır ne de hakikattir; yalnızca korkunun, itaati üretme arzusunun ve kendi iktidarlarının dayanağıdır. Ahlak adına konuşurlar, fakat sözleri daima özgürlüğün boğazına geçirilmiş bir kementtir.
Asıl ahlaksızlık, insanın kendi varoluşunu özgürce gerçekleştirmesini engellemekte yatar. “Doğru”yu buyuran, “yanlış”ı damgalayan, bireyin öznel tecrübesini kendi çıkarına göre ölçen kişi, erdemli değil; yoz, zayıf ve ikiyüzlüdür. Bu yüzden ahlak bekçileri, en çok kınadıkları şeyin içinde yüzerler: gizli hırsların, bastırılmış arzuların ve iktidar tutkularının çamurunda.
Özgürlük, insanın varlıkla kurduğu en sahici bağdır. Özgürlüğü elinden alınmış bir insan, kendine ve başkasına karşı sorumluluğunu da yitirir. Ahlak bekçileri, bu bağı koparmakla yetinmez, onu kendi kurallarına zincirlemek isterler. Oysa zincirlenmiş bir erdem, erdem olmaktan çıkar; yalnızca köleliğin süslenmiş bir biçimi olur.
Felsefe bize şunu öğretir: Gerçek ahlak, dışarıdan dayatılan yasada değil, özgür iradenin kendi kendini kurduğu yerde doğar. Bu yüzden özgürlüğü bastırarak “ahlak” inşa etmeye çalışanlar, aslında ahlaksızlığın en derinini üretirler. Çünkü insanın kendi içinden doğmamış her “erdem”, ikiyüzlülüğün maskesidir.
En ağır suç, bireyin özgürlüğünü çalmak, onu kendi öz benliğinden koparmaktır. Ahlak bekçileri işte tam da bu suçu işler. Ve özgürlüğün olmadığı yerde, gerçek ahlaktan söz edilemez; geriye kalan yalnızca baskı, korku ve ikiyüzlü bir düzen olur.