Bir kez düşün, ne bekliyordun bu gençlikten? Ne verdik onlara? İnanç mı? Bir baltaya sap olmanın erdemlerini mi? Sen ne diyorsun yahu, çocuklar önlerindeki örnekleri gördüler, diplomalı işsizler ordusu. Sen onu benim külahıma anlat. Ne ideali ? Hangi umudu verdik. Umutsuzluk insanı her yere götürür. Evet, tabii, intihara bile. Yanılıyorsun, senin tuzun kuru ve hep kuru kalsın istiyorsun. Nesnel açıdan bak olaylara. Şu ya da bu eylem dolayısıyla yargıya varma. Korkuyorsun sen, korkuyorsun. Gerçekleri görmekten korkuyorsun.

Kaptansız bir gemideyiz. Hiç kimse nereye gideceğimizi bilmiyor. Amaçsızca gök boşluğunda kanat çırpan kuşlar gibi oradan oraya gidiyoruz. Ama çaldığımız tüm kapılar kapalı. Vardığımız her yer, boyumuzu aşan bir duvar. Deliksiz taş bir duvar. Ardında neler olup bitiyor, bilen yok.
İstanbul’un bu puslu ışığını oldum olası çok severim. Bir kez, gözleri rahatlatır. Sonra, renkler, tüm maviler, kurşunîler, neftîler, bu ışıkta iç içe, zıtlaşmadan belirir. Belki birbiri içinde kaybolurlar, demek daha doğru olur.
Cemil, şişenin mantarını dişleriyle çekerken, yaşama denilen didinmeyi, umutları umutsuzlukları, güvenleri güvensizlikleri, övünmeleri utançlarıyla bir anda bitiren mini mini bir kurşunun akıl almaz gücüne, ömründe belki ellinci defa gerçekten şaşıyordu.