Biz paylaşırız, sahip olmayız. Varlıklı değiliz. Hiçbirimiz zengin değiliz. Hiçbirimiz iktidar sahibi değiliz. Eğer istediğiniz Anarres’se, aradığınız gelecek oysa, o zaman ona eli boş gelmeniz gerektiğini söylüyorum. Ona yalnız ve çıplak gelmeniz gerekiyor, tıpkı bir çocuğun dünyaya, geleceğine, hiçbir geçmişi olmadan, hiçbir malı mülkü olmadan, yaşamak için tümüyle başka insanlara dayanarak gelmesi gibi. Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.
Ona itiraz edeceğimi -yani kendime itiraz edeceğimi- asla aklımdan geçirmezdim. Şimdiyse kendime soruyorum: Ne demeye ev hayatını dışarıdaki hayata, derin düşünceleri havailiklere, fedakarlığı hırsa yeğledim? Etrafımı mutlu etmekten başka düşüncem yoktu….
Artık hiçbir şey bilmiyorum. Yalnızca kim olduğumu değil, nasıl olmam gerektiğini de bilmiyorum. Siyah ile beyaz birbirine giriyor, dünya bir magma ve ben biçimimi kaybettim. İnanmadan nasıl yaşayabilirim ki, kendime ya da herhangi bir şeye?
Onun sevdiği Londra: Artık onu hatırlayan insan sayısı gitgide azalıyor, bizlere ise Woolf’un günlüklerini, mektuplarını ve kitaplarını okuyup kendi kendimize şehri yeniden inşa etmek kalıyor. Bir dünyayı kağıt hışırtılarıyla yeniden yaratmamız gerekiyor. Ya da ayakkabılarımızı giyip kapıdan dışarı çıkabiliriz.
O, dışarı açılır ve gitmemesi gereken yerlere gider; bizi ev ya da ait olmak gibi kelimelerin kadınlara karşı nasıl kullanıldığıyla yüz yüze gelmeye zorlar. O, şehrin yaratıcı potansiyeline ve güzel bir yürüyüşün özgürleştirici ihtimallerine hevesle uyumlanmış kararlı, becerikli bir bireydir.
Bizim için hazır edilmiş patikalardan başka bir yola ne zaman sapar, kendi alanlarımıza doğru hızla ne zaman yol almaya başlarsak flanöz de o anda var olmaya başlar.