Selim balıkçı gene de sever insanları. Ama insan bu kadar da vurdumduymaz olur mu, birkaç kuruş için birbirinin gözünü oyar mı, bu kadar korkar, bu kadar kurur mu insan dediğin insan, bu kadar kurar mı, bir tavşan gibi ürker mi, hep kendini düşünür mü, hep karısını, çocuğunu, anasını babasını, çoluk çocuğunu düşünmeyenler de var, insan dediğin insan dünyada böylesine tek başına, denizsiz topraksız, bulutsuz, balıksız, kuşsuz, arısız, atsız insansız, kendi yalnızlığına, kötü karanlığına kapanmış, iki elleriyle yüzünü örtmüş, ışık sızdırmamış, ölümün acısına, deliliğine düşmüş, umutsuzluğuna, korkusuna kendisini kapıp koyuvermiş, insan dediğin insan böyle mi olmalı? Oysaki insan, doğan güne, açan çiçeğe, geçen buluta, en güzel sevgideki insanın gözlerine yüzüne, ala şafağa, seher yeline, denizin apak olduğu seher vaktine, aydınlık sulara, deniz kokusuna, toprak kokusuna, yağan yağmura, insanın içine işleyen bir elin sıcaklığına, kucaklaşmaya, bir kadının bir erkekle birleşip bir kişi, bir bütün oluşlarına, şehvette, tatta eriyişlerine, dünyaya, yıldızla- ra, ışığa, aydınlığa, ipiltilere, bir hayvanın sıcak tüylerinin yıldırdamasına, sıcacık yumuşaklığına, dünyayı yüreğine soktuğun anki coşkuya, türkülere, sözlere, öpüşlere kendisini, yüreğini, canını alabildiğine, iliklerine kadar kaptırandır.