Bu sene henüz çok etkilendiğim ve beni alıp götüren bir kitap okumamıştım, Gümüş Aygır bu açıdan ilk oldu ve ilaç gibi geldi.
Yazar Ahn Junghyo, henüz dokuz yaşında bir çocukken Kore Savaşı başlayınca küçük yaşta bir savaşa tanıklık etmiş; bombardıman altındaki bir şehirden kaçış, göç, böyle yıkıcı bir belirsizlik ortamında kadınlar başta olmak üzere sivil halkın her konuda istismarı, açlık gibi savaşın pek çok trajik yönüyle tanışmış. Bu tanıklığından hareketle Gümüş Aygır’ı kaleme almış, kitabın yazarın anılarından ve kitabın basılma serüveninden bahsettiği muhteşem bir sonsözü var, bunları detaylarıyla anlatıyor.
Gümüş Aygır’da bizi, Güney Kore’nin coğrafi şartları nedeniyle Japon, Çin istilası gibi pek çok savaştan aslında o güne kadar pek etkilenmemiş, küçük bir köyüne götürüyor yazar. Fakat Kore Savaşı başladıktan kısa bir süre sonra buraya da sıçrıyor ve Birleşmiş Milletler askerleri gelip köye kamp kuruyorlar. Bir yandan devam eden savaşın izlerini okurken, diğer yandan ise savaşan askeri birliklerin kendi yağında kavrulup giden, bakir bir köye gelmesiyle bireysel ve toplumsal yaşantıların nasıl değiştiğini görüyoruz. Kitabın en vurucu ve etkileyici yönü tam da buradan geliyor: Savaşın sebep olduğu yıkım ve trajedilerin yanında, cephe gerisinde, kendi halinde hayatına devam eden sıradan insanların gündelik hayatlarının nasıl değiştiğini ve daha da önemlisi, böyle bir kaos ortamında insanların ve toplumların nasıl yozlaşabileceğini, kendi çıkarı için neler yapabileceğini, her koşulu fırsat olarak görüp nasıl kârlı çıkabileceğini çok güzel işliyor bir savaş dönemi anlatısı içerisinde.
Kurgunun merkezinde, kocası ölünce iki çocuğuyla tek başına kalan, gündelik işlere giderek hayat mücadelesi veren bir kadının hikâyesi var. Bu hikâyeyle de muazzam bir ahlak