Ellerimi yüzümden çekmiştim, ona baktım ve içimi inanılmaz bir yumuşaklık kapladı. Sakallarına doğru seyrelmiş sarı saçlarını, ağzının kenarlarındaki asabi çizgiyi, artık yüzünden nerdeyse hiçbir zaman silinmeyen yorgun ve gergin ifadeyi gördüm, ardında bıraktığı emeği ve yalnızlığı gördüm. Karşımda, daha önce hiçbir zaman kendi gerçekliği içinde bakmamış olduğum yeni bir insan varmış gibi geldi; yeniyetmelik romantizmimle tanıdığım “zırhlı” adam zırhını çıkarmış ve ardından çocuk iyiliğinde, sevgi ihtiyacı içinde, hiç kimseye, hayır, hiç kimseye kötü davranmayacak bir insan görünmüştü.
Bana gerçeğe katlanmayı öğretmeye başladı. Ah, fakat bu onun için hiç de kolay olmadı, inanın bana. Onun yanında ağladım, bağırdım, ama sonunda ondan gülmeyi öğrendim.
Parlak, berrak gün ışığında tekrar karşılaşmak dün karlı gecede görüşmekten çok farklı bir şeydi. Fısıldayan, eski düşlerle ağırlaşmış bütün o anılardan elinde olmadan korkuyordu insan; bu düşler günün aydınlık gerçekliği içinde yollarını bulamıyor, fark etmeden her yana olağandışı ışıklar serpiştiriyorlardı - solgun, mistik ışık serpintileri.