Ve yalnızca yeni gelen bataryalardan öğreniyorduk çarpışmanın üçüncü güne girdiğini ve derhal unutuyorduk bunu: Sanki aynı başlangıçsız ve bitimsiz günün içindeydik, kâh karanlık kâh parlak, ama yine anlaşılmaz, yine kör. Ve hiçbirimiz korkmuyorduk ölümden, çünkü ölümün ne olduğunu anlayacak durumda değildik.
Hareketlerimiz kendinden emin ve hızlı, emirler açıktı, eksiksizce yerine getiriliyordu, ama herhangi birimize ansızın kim olduğu sorulsa, bulanıklaşan beyninde cevabı çok zor bulurdu. Yüzler, tıpkı rüyadaki gibi, eskiden beri bilinen, anlaşılır, bir vakitler olmuş şeyler gibi geliyordu; bir yüze ya da topa dikkatle bakmaya başladığımda, ya da gümbürtüye kulak verdiğimdeyse, hepsi yenilik ve sonsuz esrarengizlikleriyle beni afallatıyordu.
Yirmi saattir uyumamış ve bir şey yememiştik, üç gündür şeytani bir gümbürtü ve tiz bir çığlık bizi cinnet bulutuyla sarmalıyor; topraktan, gökyüzünden ve birliklerimizden ayırıyordu ve bizler, yani yaşayanlar, uyur gezerler gibi dolanıyorduk. Ölüler sakin sakin yatıyor, bizse hem hareket ediyor, işimizle meşgul oluyor, konuşuyor, hatta gülüyorduk, hem de uyur gezer gibiydik.
Artık ne ölüm getiren sıcak var ne de korku ne de yorgunluk. Düşüncelerim berrak, algılarım net ve keskin; yeniden oluşan saflara doğru nefes nefese koştuğumda, adeta sevinçli, aydınlanmış yüzler görüyor, hırıltılı ama gür sesler, emirler ve şakalar duyuyorum.
Kurutucu sıcak yeniden deliyor içimi ve artık bir saniye önce düşündüğüm şeyi hatırlamıyorum; onlarsa yanımdan geçiyor, geçiyor ve kim olduklarını anlayamıyorum.