Bu kitabı okuyup kapattığımda, zihnimde hem sayfalardan süzülen kelimelerin hafifliği vardı hem de karakterlerin siluet gibi bırakılmış boşlukları…
Dili öylesine sade ki okurken nefes almadan akıp gidiyor: cümleler ağır yük taşımıyor, ağır yürümüyor. Çünkü yazar, ağır duyguları hafif bir dokunuşla, göz kırpmadan aktarıyor. Bu bakımdan “kolay okunur” sıfatı, kitaba ziyadesiyle yakışıyor. Sayfaların arasından geçerken, zamanın eridiğini hissettiriyor.
Ama iş karakter derinliğine gelince… Laura’nın annelik seçimi, Alina’nın hamilelik sancısı, dostluklarının sınanması gibi temalar öyle parlak potansiyellere sahip ki insan ister istemez derinlik bekliyor. Ne yazık ki roman, bu potansiyelin yalnızca siluetini çizememiş; karakterlerin iç dünyaları – korkuları, umutları, çatışmaları — çoğu yerde yüzeyde kalıyor. Onların ruhuna girmek yerine dışsal duruşlarına, kararlarına bakıp bırakalım denmiş gibi… Arada parlayan sorgulamalar, kimi sahnelerde duygusal yoğunluğu yakalasa da, çoğu bölümde hikâyenin kendine çekim gücü olmasına rağmen karakter kendi özüne tam ulaşamıyor.