Durgun Don, Don Nehri kıyısındaki Tatarski köyünün dingin fakat derin yaşamını merkeze alan büyük bir halk anlatısıdır. Don nehri bölgeye yalnızca su değil; yaşam, ruh ve karakter taşır. Don Kazakları nehirle adeta yekvücut olmuş bir halktır. Köylüler ekin eker, biçer, balık tutar; sever ve sevilirler. Fakat Çarlığın başlattığı savaş bu sakin dünyanın üzerine bir felaket gibi çöker. Köyün bütün erkekleri cepheye gitmek zorunda kalır. Melehovlar da bu kaderden kaçamaz. Gregor, Stepan’dan kaçırdığı sevgilisi Aksinya’yı; Piyotr ise Darya’yı ardında bırakarak cepheye koşar. Birinci Dünya Savaşı’nın Rus topraklarındaki kanlı cephelerinde kendilerini acımasız bir ölüm kalım mücadelesinin içinde bulurlar. Köylüler ve işçiler, Çar uğruna ölür ve öldürülür. Açlık çeker, bitlenir, kuru ekmeğe mahkûm edilirler. İşte bu büyük yıkım, Rus köylüsünün uyanışına da vesile olur. Halk, kanını emenin kim olduğunu yeniden hatırlar.
Mihail Şolohov’un 1928 yılında yayımlanan ilk cildiyle dünya edebiyatında büyük yankı uyandıran Durgun Don’u yalnızca bir roman değil, aynı zamanda büyük bir tarih panoramasıdır. Nobel ödüllü yazar, Don Kazaklarının yüzyıllar boyunca şekillenen geleneklerini, yaşayışlarını ve Çarlık Rusyası içerisindeki konumlarını son derece canlı bir dille anlatır. Şolohov’un kalemi, köy yaşamını bütün gerçekliğiyle okurun gözlerinin önüne serer. Kazak evlerinden savaş meydanlarına kadar uzanan geniş anlatıda toplumun en derin damarları hissedilir. Romanı okurken sık sık Yaşar Kemal’in pastoral tasvirlerini, halk söyleyişlerini ve insan-toprak ilişkisini hatırladım. Bu nedenle Şolohov’u zihnimde “Sovyetlerin Yaşar Kemal’i” olarak konumlandırdım.
Eser aynı zamanda epik bir trajedidir. Sert coğrafi koşullarda yaşamaya çalışan bir halkın bütün dinamikleri büyük bir ustalıkla