Belli bir yaştan sonra, yazmak kendini kazımak demek oluyor. Üstelik kazıdığınız yerin altından ne çıkacağını da çok iyi biliyorsunuz. Sadece zor da değil, yorucu ve küçük düşürücü. Sözcükler onlara mecbur olduğumu hissettiriyorlar. Beni nasıl bir hırçınlıkla, nasıl bencilce çağırdıklarını bir duysanız! Aşağılayan bir buyurganlık...
Belki de Rana haklıdır. Bu bir takıntıdır, diye düşünüyor Can, kendimi yoruyor ve huzursuz ediyorum. Şairlere kızgınlık duyuyorum, onları kıskanıyorum. Yıllar içinde şairler yekpare bir şeye dönüştü benim için, Meral'i kendisine doğru çeken bir tür karadelik. Şimdi orayı ele geçirmek istiyorum. Meral'in kendini kaptırdığı şeyi ele geçirmek istiyorum. Çünkü ne kadar çabalasam da anlayamıyorum, şair de bir insan sonuçta ve bir insan diğer insanlardan ne kadar farklı olabilir? Meral'in uğruna bütün bir hayatı, ailesini bıraktığı insanın senden, benden farkı ne? Meral çok gençti, daha toydu demek, bir türlü içime sinmiyor. Kahramanlara, dervişlere, bilgelere inanmakla bir bağı olmalı Meral'in gidişinin. Peki ben, diye soruyor Can, ben kahramanlara inanmıyor muyum? Kahramanlara inanmıyorsam ben neden kahraman olmaya çalışıyorum? Kaybını bir türlü telafi edemeyen, hep arayan hiç bulamayan, hüznüne hüzün katan, “acısından kendine rütbe yapan” romantik bir kahraman. Mağlup kahraman! Mesele şairlerin ipliğini pazara çıkarmaksa, söyleşilerin amacı buysa, bunu bizzat şairler yaptı zaten, kendilerini dünyanın ve insanın pisliğine bir güzel buladılar. Elbette bu hamleleri de sıra dışılıklarının hesabına yazıldı. Her şey düşüyorken sanatçının da maskesi düşmüş olmalı ama sanatçı bunu kendi görkemli numarası olarak göstermeyi başardı.