Anadolu söylencelerinde “Çor” adında kötücül varlıklardan bahsedilir. Gözle görülmedikleri ve ateşten yaratıldıkları söylenmektedir. İyicil veya kötücül olanları mevcuttur. Her yerde bulunabilirler fakat onları sadece şamanlar görebilir.
Yeryüzünde başıboş gezinmek için yaratılmış gibidirler. Her yerde bulunabilirler. Ağaç altı, karanlık kuytular, ören yerleri, yıkık evler, su kıyıları, kuyular, köprü altları gibi mekânlarda yaşarlar. Pek çok Türk canavarı gibi onlar da demirden çok korkarlar.
Başlarında bir kalpak bulunmaktadır. Bu bazen de bir papak olarak anılır. Eğer başlarındaki kalpağı almayı başarırsanız Çor ölür. Ölmeden önce de görünmezliğini yitirir. Çünkü görünmezliğini sağlayan, başındaki kalpaktır. Destanlarda bu konu sıklıkla işlenmiştir. Başlarındaki kalpağı alıp giydiği için görünmez olabilen kahramanlardan bahsedilir.
Çor Vurması, Çor Çarpması, Çor Değmesi gibi deyimler onlara bağlı hastalıkları ifade eder. En çok da ağız eğilmesi, kısmi felç veya akıl kaybı gibi hasarlara sebep olurlar.
Anadolu'da cin çarpmış ve ruhsal hastalıklı anlamlarında “Çorlu” tabiri kullanılagelmektedir.
Çorlar niteliklerine göre ikiye ayrılır. İyi ruhlu olanlara Akçora/Akçor, kötü ruhlu olanlara ise Karaçora/Karaçor denmektedir.
Söylencelerde adı geçen, sözlüğümüze de dâhil ettiğimiz “Biçura” ve “Arçura” da yine Çor halkına ait varlıklardır.
Sayfa 84 - Holden Kitap, 5. Basım, İllüstrasyonlar: Aslı Ekim
“Babacığım”, “40 Derece Ateş” ve “Leydi Lazarus”; Plath'ın içsel özel dünyasının zenginliğiyle toplumsal olayları, toplama kamplarını, Hiroşima'nın bombalanışını son derece kendine özgü bir kişisel atmosferde, kendi acısıyla birleştirmesini yansıtırlar. Erkekler, babası, kocası; faşist ordulara benzerler ve ne yazık ki
Every woman adores a Fascist
The boot in the face, the brute
Brute heart of a brute like you
(Daddy, Ibid, p.223)
Sayfa 85 - Everest Yayınları, 9. Basım, Çev. Dost Körpe
Cumhuriyet kurulduğunda 40 bin köyün 38 bini okulsuzdu. Okuma yazma oranı tahmini % 6 civarındaydı. Onlar da ya asker ya saraylı ya da gayrimüslim tüccarlardı. Avrupalılar 2,5 milyon farklı kitabı, beş milyar adet basmışken matbaa geleli 150 yıl olmasına karşın Osmanlı'da basılan kitap sayısı yalnızca 417 adetti. Sadece İstanbul ve İzmir'de gazete vardı. Örneğin Ankara'da sadece iki lise vardı, koskoca ülkenin üniversite sayısı ise birdi.
Harf Devrimi'nin hazırlığı yıllar sürdü. Bu yüzden devrim bile denemezdi. Gazeteler altı yıl boyunca hem eski hem de yeni alfabeyle çıktı. Milli Marş'ın yazarı Mehmet Akif Ersoy gibi büyük münevverler, Anadolu'ya geçerek değişikliğin gerekçelerini anlattı. 1 Kasım 1928'de, Fenike harflerinden Latin alfabesine dönüşmüş olan semboller kabul edildi. Okuma yazma bilmeyenler ise etkilenmedi çünkü konuşma dili aynıydı.
Batı Roma İmparatorluğu'nun yıkıldığı 476'dan Endülüs Devleti'nin yıkıldığı 1492'ye kadar sadece din değil bilim de kiliselerin kontrolündeydi. Yani her kilise aynı zamanda üniversiteydi. Günümüzde kullanılan Latince kökenli “rektör” ve “dekan” sıfatlarının Orta Çağ'daki karşılığı işte bu yüzden “büyük papaz” ve “küçük papaz” anlamına gelirdi.