Bir keresinde babam vedaların "en olanaklı olanaksızlık" olduğunu söylemişti çünkü söylemeyi hiç istemezdiniz ama fırsatınız olduğunda söylemezseniz de aptallık etmiş olurdunuz
Ama sanırım benim de sevdiğim şeyler vardı. Sadece onları seversem ya da sevdiğimi söylersem hayatın onları benden alacağına inanıyordum. Buna o kadar inanıyordum ki bir şeyi sevdiğimde kendi içimde düşünmeyi bile izin vermiyordum. Ama bunun doğru olmadığını kim iddia edebilirdi ki? Hayat her zaman elimizdekileri bizden almak için örerdi ağlarını.
"Ve bazı insanlar şeydir hani, hiç dokunulmamış yepyeni cildi olan, sayfaları hiç kırışmamış kitaplar okumayı sever. Bazıları da sahaflardan alınmış, daha önce onlarca kez okunmuş, sayfaları yıpranmış ama o yıpranışın bile bir sanat değeri taşıdığı belli olan eski kitapları okumayı sever. Sanırım ben sahaflardan alınmışları seviyorum"
Sanırım ne demek istediğini anlamıştım.
Sadece yazılmış değil, yaşanmış bir romandı okumak istediği.
Dünya tuhaf bir döngüye sahipti. Bir yanı gündüz, bir yanı geceydi. Sanki hayatınızın bir dönemi de öyleydi. Eğer gündüzü yaşıyorsanız, benim tavsiyem gece için hazırlık yapmaya başlamınızdı. Eğer karanlıkta kalmış gibi hissediyorsanız sabredecektiniz, güneş her an doğabilirdi. Bütün yazların ardından kışın geleceğiyle kendimi korktutsam da kışların sonunun da bahar olduğunu artık unutmamalıydım.