Nedir bu hüzün; nereden gelir; hüzünsüz olmaz mı? Ne olabilir ki, dersin saygıyla; doğrudan hayatın kendisi. Hayatla 'terbiye' edilmiş benim aklım ve kalbim. İnsanı kendi içine kitleyen bu yabancılaşma; bu yabancılaşmanın yarattığı, bir ucu düşmanlığa varan yalnızlık. Çaresiz düşürülmüş insan. Bunlar size de hüzün vermiyor mu? Şu küçük uyarıyı yaparsın hemen: Ben bu hüznü kutsamıyorum; insanın kalbine dokunan bir dille sergileyip reddediyorum. Bilinsin istersin
Şimdi anlıyor musun gidişinin neden ayrılık olmadığını? Bir yaprak düşmesi kadar ancak acısı ve ağırlığı olduğunu. Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını. Boşluğa boşluk katmadığını. Kar yağdırmadığını yaz ortasında.
Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte… insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırığı olarak toplaması içine. Ardından dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. Birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
“...insanlar sinir hastası oldukları için mi realiteden kaçar, kitaba sığınır, yoksa uykularını kaybettikleri, kitaba iltica ettikleri için mi sinir hastasıdırlar?”