Boşanmanın en önemli nedenlerinden birinin de, kadınların yüksek öğrenim görerek iş ve toplum yaşamında hızla yükselmelerinin, eşler arasındaki ilişkiyi zorlaştırması olduğuna kuşku yoktur.
Yetişkinin aşkı, almasını olduğu kadar vermesini de bilen bir aşktır çünkü. Böyle birçok ilişki, taraflardan birinin ötekini, aldığından daha az verdiğini ileri sürerek suçlamasıyla ve gerilim ve düşmanlıkların onaya çıkmasıyla sonuçlanır.
Büyük olasılıkla hemen her kız, gelişim süreci içinde kendi cinsinden birinin çekimine kapılma deneyimini yaşar; bu olgu, özellikle, annesiyle olan bağlan şu ya da bu nedenle kopmuş ya da bozulmuş olan kızlarda, çok büyük önem kazanır. Birbirinden çok farklı nedenlerle, anneyle olan bu yaşamsal bağın yetersiz biçimde gelişmesinin, iç içe geçmiş ve zorlayıcı nitelikte iki sonucu görülür: İlk olarak kız, yaşamının ilk yıllarında, anneyle kendisi için çok gerekli olan iyi ilişkileri kuramadığından içsel özgüven duygusunu geliştiremez. İkincisi, anne kendisiyle özdeşleşilemeyecek derecede zayıf bir kişilik sergilemişse, kızın bir kadın olarak kişiliğini ve kimliğini bulmasının çok zor oluşudur.
Toplumun, her iki cinste de görülen transvestizme karşı davranış biçimi, kadın eşcinselliğini görmezden gelirken erkek eşcinselliğinin şiddetle cezalandırılması gerektiği konusundaki ön yargının bir parçasıdır.
Kişiliğimizin derinliklerinde, içsel, duygusal ve kısmen bilinçdışı olarak, karşı cinse özgü bir özyapıya da sahibiz. Bu gerçeği keşfeden Jung, kadının eril yönünü animus, erkeğin dişil yönünü anima diye adlandırmıştır.