Russell için Tanrının insanlığı kurtarmak için müdahale etmesi
olanaksızdı. Tek şansımız, aklımızın gücünü kullanmaktı. İnsanların ölmekten korktukları için dine çekildiğine inanıyordu. Din onları rahatlatıyordu. Cinayet işleyen ya da daha kötü şeyler yapıp dünyada cezasını çekmeyen insanları cezalandıracak bir Tanrının var olduğuna inanmak güven vericiydi. Fakat bu doğru değildi. Tanrı yoktu ve din neredeyse her zaman mutluluktan daha çok acı üretiyordu. Budizmin diğer pek çok dinden farklı olduğunu kabul etmişti; ne var ki Hıristiyanlık, İslam, Yahudilik ve Hinduizmin hesabını vermesi gereken pek çok şey vardı. Bu dinler, tarihleri boyunca savaşa, kişisel acıya ve nefrete yol açmıştı. Milyonlarca insan, bu dinler yüzünden ölmüştü.
Bertrand Russell
Freud'dan çok farklı tarzda bir düşünür olan Bertrand Russell, insanın mutsuzluğunun ana kaynaklarından biri olarak gördüğü dine Freud gibi tiksintiyle yaklaşıyordu.
Sigmund Freud
Tanrıya inanıyor olabilirsiniz. Belki de hayatınızda Tanrının varlığını hissediyorsunuz. Ancak Freud'un, Tanrıya olan inancınızın nereden geldiğine dair bir açıklaması vardı.
Tanrı var olduğu için ona inandığınızı düşünüyor olabilirsiniz, ama Freud çok küçük bir çocukken hissettiğiniz korunma ihtiyacını hala hissediyor olduğunuz için Tanrıya inandığınızı
düşünüyordu. Freud' a göre bütün uygarlıklar, bir yerlerde, karşılık bulmamış korunma ihtiyaçlarınıza cevap olacak güçlü bir baba figürünün bulunduğu yanılsaması üzerine kurulmuştu.
Bu bir hüsnükuruntuydu: Tanrının var olması gerektiğine dair kalbinizde büyük bir arzu taşıdığınız için, onun gerçekten de var olduğuna inanırsınız. Bunların hepsi, çocukluğunuzun erken döneminde ortaya çıkan, bilinçdışı korunma ve bakılma arzusundan ileri gelir.
Sigmund Freud'a göre ( 1856 - 1939), insan düşüncesindeki üçüncü büyük devrim, kendi keşfiyle bilinçdışı gerçekleşmişti. Yaptığımız pek çok şeyin içimizde saklı arzular tarafından
yönlendirildiğini fark etti. Onlara doğrudan erişemeyiz, ama bu onların yaptıklarımızı etkilemesini engellemez. Yapmak istediğimiz, fakat yapmak istediğimizin farkında olmadığımız
şeyler vardır. Bu bilinçdışı arzular, yaşamlarımız ve toplumu düzenleme biçimimiz üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Bunlar, insan uygarlığının en iyi ve en kötü yanlarının kaynağıdır.
Nietzsche, Tanrının ölemeyeceği fikriyle oynuyordu. Tanrının bir zamanlar gerçekten yaşadığını ama artık öldüğünü kastetmiyordu. Tanrıya inanmayı bırakmanın akılcı olduğundan söz ediyordu.