Hep geç kaldım zaten. Öyle randevulara, merasimlere, otobüslere falan değil, bazen bir insana, fırsatlara, güzel bir söze. Kendime bir türlü yetişemedim....
Hep geç kaldım zaten. Öyle randevulara, merasimlere, otobüslere falan değil, bazen bir insana, fırsatlara, güzel bir söze. Kendime bir türlü yetişemedim....
Ali İpek ile tanışma kitabım oldu. Kitap bir psikiyatri muayene odasında, oldukça sıradan bir hikaye gibi başladı. Okurken herhalde düz bir çizgide ilerleyecek diye düşündüm. Ama yazarın ters köşesi tam olarak burada başlıyormuş. O sıradan odadan çıktıktan sonra hikaye öyle absürt, öyle ince bir kara mizaha evrildi ki...
Saniye Hanım iyileşmek değil, ağrısını geri istiyor. Çünkü yalnızlığında ona "var olduğunu", "insan kaldığını" hatırlatan tek şey o ağrı. Ağrının gitmesi, onun için bir terk ediliş.
Kitap bittiğinden beri kafamın içinde tek bir şey dönüyor: Hayata geç kalmışlık,
Saniye’nin o gürültüsüz, kendi içindeki varoluş sancısı...
Saniye’yi okurken şunu hissettim: Zaman kaybetmek sadece saatin ilerlemesi değil, insanın kendi ritmini kaybetmesiymiş. Başkalarının zamanına, toplumun saatine yetişelim derken kendi hayatımızı erteliyoruz.
Yazarın anlatımı da çok özgün. Saniye’nin bu ağır trajedisini, o güçlü metaforları öyle bir ironiyle anlatmış ki okurken hem hüzünleniyorsunuz hem de istemsizce gülümsüyorsunuz.
Bittikten sonra insanı durup düşündüren, saatine baktıran cinsten bir kitap. Kendi hayat ritmini kaçırdığını hisseden, zamana yenik düşen herkesin bir şans vermesini isterim. Çok iyi bir keşif oldu benim için.