Moskova'ya geldim. Dışişleri Halk Komiseri Georgiy Vasilyeviç Çiçerin bana murahhas temsilci olarak Türkiye'ye gitmemi teklif etti.
"Ciddi bir iş, büyük bir sorumluluk" diye aklımdan geçirdim. "Acaba üstesinden gelebilecek miyim?"
Türkiye ya da kendi deyişleriyle Osmanlı Devleti... Kısa bir süre önce Anadolu'yu, Balkanlar'ı, Mısır'ı elinde bulunduran büyük bir devletti... Gerçi o sıralarda ikinci sınıf bir devlet haline getirilmiş bulunuyordu, ama yine de dünya diplomasisinde büyük bir rol oynamaktaydı. Karadeniz'in anahtarı sayılan İstanbul Boğazı Türkiye'nin elinde... Türkiye'de emperyalistlerin çıkarları çatışıyordu... Büyük devletleri doğuya, İran'a, Hindistan'a, Suriye'ye, Irak'a götüren yollar Türkiye üzerinden geçiyordu. Dumanı üstünde bir Ermeni sorunu... Kürt sorunu... panislamizm, pantürkizm gibi konular... Nihayet şimdi orada bir savaş var -başında Mustafa Kemal olduğu halde yeni Türkiye, emperyalist devletlerle ve onların maşası Yunanistan'la, İstanbul'da İtilaf ordularının himayesinde bulunan Sultan'ın hükümetiyle savaşmaktadır.
İkinci Dünya Harbi sırasında, Alman işgali altındaki Fransa'da milyonlarca Yahudi, Nazi ölüm kamplarına sevk edilirken onlar, Türkiye'nin girişimiyle "ay yıldızlı trenlerle" İstanbul'a gelerek hayatta kalabildiler.
Diplomasi keskin bir bıçak gibidir Sedat Zeki Bey, çok dikkatli olmak, iyi planlamak, en iyi zamanı seçmek ve karşıdaki kişiye hiç koz vermemek lazım. Yoksa o bıçak döner seni keser.
"Şu içinde bulunduğum duruma bakınız. Almanlar ve Fransızlar Hristiyandırlar, Musevi tebaamız da Yahudidir. Hristiyanlar, Yahudi halkın malına mülküne, canına göz koymuş, Allah'ın Müslüman kulu Behiç Efendi de onları engellemeye çalışıyor. Cenabı Hakk'ın takdirine bakınız!"