Savaşın en önemli komuta görevlerinden biri olan Kurtuluş Savaşı'mızın lojistiğinin başına geçti Behiç Bey. Kelimenin tam manasıyla ateşten gömlek giymişti üstüne. Çünkü bugüne kadar Osmanlı'yı demiryolları ile sömüren emperyalist devletler, hiçbir zaman bir Türk'ü demiryollarında önemli bir kademeye getirmemişlerdi; Anadolu insanı, Anadolu topraklarında işleyen ilk trenden beri (1860), demiryolu işletmeciliğinden uzak tutulmuştu. İşin daha da kötüsü Türklerin demiryollarını işletemeyeceğine en üst yöneticisinden sade yurttaşına kadar, neredeyse herkes, büyük ölçüde inanır olmuştu.
O esnada Büyükelçilikte kâtip olarak çalışan Oğuz Gökmen, Büyükelçi'nin, şahsen tanık olduğu bu önemli kararını, 1999 yılında yazdığı "Bir Zamanlar Hariciye" adlı kitabında şu cümlelerle yazacaktı:
"Paris'te sefaret kâtibi olarak görev yaptığım yıllardan bilirim, Fransa'da Alman işgali sırasında Yahudilere akla hayale gelmedik işkenceler yapılırken Türk pasaportu olanlara dokunulmamıştı, evlerinin kapısına büyükelçiliğimizce verilen "Burası bir Türk vatandaşının evidir" levhası o mekana el konulmasını ve dokunulmasını önlemeye yeterli idi. Birçoğu canlarını ve mallarını bu sayede kurtarabilmişlerdi."
Almanlar General Huntziger başkanlığındaki Fransız delegasyonuyla 25 Haziran 1940 günü imzaladıkları mütarekeyi, 1918'de, savaşı kaybettiklerine dair kendilerine imzalatılan anlaşma ile aynı yer olan Retheondes Ormanı'nda ve daha da ileri giderek aynı vagonda imzalamışlardı.
Fransa'nın savaş ilan ettiği 3 Eylül 1939 tarihinden Almanların Fransa'ya girdiği 10 Mayıs 1940'a kadar (Bu döneme "Beyaz Harp Dönemi" denir.) ilk başlarda yoğun olan sirenler yavaş yavaş azalmıştı ancak geceleri karartma uygulanıyordu.