Gölgeleri birbirine dokunuyor, tek gölgenin bir araya getirilmiş parçaları gibi birbirlerine karışıyorlardı. Her çift ayrı bir yönde uzaklaşıyor ve ay ışığında, insanların yaşadığı tarlalarda gezinmek üzere yamaçlardan inen kavruk çamları andırıyordu.
Sarsıcı bir kitap, sarsıcı bir son. Okuduğunuz şiddet afallamanıza neden oluyor. Bu şiddetin bir çocuk tarafından yapılması etkiyi arttırıyor sanırım. Aslında hüzünlendiriyor ama bir yandan da isyan ettiriyor.
Hikayede baş kahramanımız Frank ve onun ağzından hayatını, yaşadığı küçük dünyayı dinliyoruz. Kardeşine, kuzenlerine ve hayvanlara yaptığı şiddete tanık oluyoruz, tuhaf olansa farkında olmadan seviyoruz bu Frank'i. Geçmişinde yaşadığı travmatik olayın kendi kurduğu dünyasındaki etkilerini izliyoruz bir nevi. (İzliyoruz demişim, düzeltmek istemedim anlatımın benim üzerindeki başarılı etkisini gösteriyor çünkü).
Bir çırpıda okunup bitirilecek bir kitapmış gibi dursa da oturup üzerine bütün gün kafa patlatılacak cümlelerle de karşılaşıyoruz.
Çok beğendim efenim, okunacaklar listenizde bulunsun isterim.
Hepimiz kendi kişisel Fabrikalarımızın bir koridorunda tökezlediğimizde, kaderimizin mühürlendiğine ve bunun kesin olduğuna inanabiliriz ancak bir söz, bir bakış, bir dil sürçmesi yüzünden mermerimiz bir bataklığa, labirentimiz altın bir yola dönüşür. Kaderimiz sonunda aynıdır fakat yolculuğumuz hepimizin için farklıdır. Değişimler yaşantımız boyunca yaşadığımız her an karşımıza çıkabiliyor. Ben yıllar evvel arkamdan bir kapının kapandığını düşünmüştüm; esasında bir kadranın üzerinde sürünüyormuşum. Artık kapılar kapalı ve yolculuğum bu noktada başlıyor.
İnsanın en dürüst bir zamanda kendisiyle ilgili gerçekleri itiraf etmesi sinir bozucu olabilir, en umutlu ve en mantıksız olduğu zaman düşündüğü şeyleri duymanın gururunu kırması gibi.