Eğer 16. yüzyılda Mars'tan bir ziyaretçi gelmiş olsaydı, bütün dünyanın Müslüman olmanın eşiğinde olduğuna hükmedecekti. Böyle bir kanaate varmasının sebebini ise, kısmen Müslümanların stratejik ve siyasi avantajlarına ve aynı zamanda onların genel kültürünün canlılığına dayandıracaktı. Sosyal ve siyasi üstünlük hemen göze çarpmaktaydı. İnsanlığın onda dokuzunun yaşadığı doğu yarımküresinde İslam'a bağlanış, diğer bağlanışların her birinden daha fazla yaygındı.
Yüzlerce yıllık bir metafizik ve matematik geleneğine sahip olan Hint düşüncesinde öne çıkarılması gereken şey, bilimsel ve felsefi çalışmalar değil mitolojidir. Hint mitolojisi ve halk dini, Hindistan coğrafyasının ne kadar akıldan uzak ve geri olduğunu teyit etmek için elverişli bir araçtır. Oysa Yunan mitolojisi, en az Hint mitolojisi kadar ve belki de ondan daha karmaşık bir yapıya ve uzun tarihe sahiptir. Fakat kimse Yunan mitolojisini bir akıl-dışılık ve geri kalmışlık göstergesi olarak ele almaz. Bu gelenekler ancak Doğu'da Batılı olmayan toplumlar da karşımıza çıkan akıl ve Medeniyet öncesi ilkel inanış biçimleridir. Bu iddianın 19. yüzyıldaki işlevi ise Hindistan'da İngiliz sömürgeciliğine meşruiyet sağlamaktır. Aynı şey Avrupa'nın Afrika, Ortadoğu ve Asya toplumlarına bakışı için de geçerlidir.
Kendi içinde liberal, çoğulcu ve demokrat bir dünya hayal ettiğini söyleyen Batı, Batılı olmayan toplumlara karşı gayr-ı medeni ve barbarca davranmaktan çekinmez. Tersine bunu, onların iyiliği için yaptığını ileri sürer.