Kürek mahkûmluğu zor iştir. Tahtanın üzerinde uyu, deniz suyu iç, küflü ekmek ye, hiçbir işe yaramayan bir top mermisinin ardından sürüklen... Üstüne bir de sopalar ve güneş yanıkları. Bu yetmezmiş gibi, bir de o güzelim kahverengi saçlarımı kazıdılar. Aman, neyse! Zamanımı boşa harcadım, işte. On beş yıl! İçler acısıydı! Otuz iki yaşındaydım. On beş yıllık kürek mahkûmluğumda, günde on altı saat, ayda otuz gün ve yılda on iki ay çalıştığım için güzel bir günde elime yol haritası ile altmış altı frank tutuşturdular. Her şey bitmişti. Cebimdeki o altmış altı frankla namuslu bir adam olmak istiyordum ve bu paçavraların altında, bir rahip bezinin altındakinden daha saf duygular besliyordum. Ancak lanet olsun şu pasaporta! Sarı renkliydi ve üzerinde serbest bırakılmış kürek mahkûmu yazıyordu. Gittiğim her yerde onu göstermek mecburiyetindeydim, hatta beni idare etmem² için yerleştirdikleri kasabanın muhtarına her sekiz günde bir teşhir etmem gerekiyordu. Ne kadar güzel bir yöntem!
Bir kere idam sehpasının üzerine çıktığında, inmek mümkün mü? Bana tam olarak ne olacak, sorarım size!
Bakın! Güneş, ilkbahar, çiçek dolu tarlalar, sabah şakıyan kuşlar, bulutlar, ağaçlar, doğa, özgürlük, hayat. Hiçbiri benim değil artık!
Ah! Asıl kurtarılması gereken benim! Bunun mümkün olmadığı doğru mu? Yarın, belki de bugün ölmem gerektiği doğru mu? Aman Tanrım! Kafamı, hücremin duvarlarına vura vura parçalama fikri, çık aklımdan!
Karşımdaki pencere sonuna kadar açıktı, dışarıdaki çiçek satıcılarının kahkahalarını duyuyordum. Pencerenin kenarındaki küçük, tatlı, sarı renkli çiçek, gün ışığına doymuşçasına duvardaki çatlağın içinden geçen rüzgârla adeta dans ediyordu.
Bu kadar hoş duygular arasından o uğursuz düşünce nasıl doğabildi? Havanın ve güneşin iç ısıtan güzelliğinden öylesine sarhoştum ki özgürlükten başka bir şey düşünmem imkânsızdı. Umut, beni saran gün gibi içime doğmuştu. Kendimden emin hâlde, serbest bırakılıp yaşama dönmeyi bekler gibi, yargı kararının açıklanmasını bekliyordum.