“Sen bundan daha fazlasısın,” diye fısıldamıştı, Akademi için yola çıkacağım gün. Gözleri yaşlarla dolmuştu ama sesi titrememişti. “Bir katil olmak zorunda değilsin. Savaş peşinde koşmak zorunda değilsin.”
“Başka ne seçeneğim var ki?” diye sormuştum.
“Ben. Diğer seçeneğin benim. Benim için kal. Olabilecekler için kal. Enstitü’deyken hayatları boyunca sadakati bilmeyen erkek ve kızlar senin peşinden geldiler. Akademi’ye gidersen, babamın savaş lordu olmak için bunu terk edeceksin. Sen öyle değilsin. Benim sevd...” Arkasını dönmemişti fakat cümlesi yarım kalırken dudaklarını birbirine bastırmıştı.
Sevmek mi? Enstitü’den sonraki yıl boyunca yarattığımız şey bu muydu?
Öyleyse bile sözleri boğazında düğümlenmişti çünkü ikimiz de ona her şeyimi vermediğimi biliyorduk. Bütün benliğimi paylaşmamıştım. Açgözlü bir şekilde sır saklamıştım. Onun gibi, özdeğeri böylesine yüksek biri, karşılığında çok az şey veren bir adama nasıl kendini açıp kalbini teslim edebilirdi ki? Altın sarısı gözlerini kapayarak jileti ellerime tutuşturmuş ve bana gitmemi söylemişti.
İşte o anda onu öptüm. Ona hemantusu veremezdim. O kalbimdi ve Mars’a aitti; kırmızı toprakta yetişen ender şeylerden biriydi. Ve hâlâ Eo’nundu. Ama bu kız, onu götürdüklerinde... Alaycı sırıtışını tekrar görmek için her şeyi yapardım. Belki bir gün, verebileceğim ikinci bir kalbim olurdu.