(…) Az sonra kuyunun başına bir otomobil gelip durdu, içinden de de geniş hasır şapkalı, sağ elinde bir kamçı tutan çizmeli, uzun boylu, sarkık bıyıklı bir adam çıktı, onlara doğru geldi. Hemen ayağa kalkıp yan yana dizilip toparlandılar.
“Dağlı mısınız?”
“Dağlıyız.”
“Irgat mısınız?”
“Heye.”
“Ne iş görürsünüz?”
“Her bir iş.”
“Ne kadar gündeliğe çalışırsınız?”
“Ne verirlerse
Sert görünüşlü adam kızdı, kamçısını havada üç kere şaklatıp:
“Bana böyle ırgatların hiç gereği yok. Ne verirlerse çalışırlarmış! Doğru. Ulan bakın hele sizde çalışacak can kalmamış, her biriniz açlıktan uyuz ite dönmüşsünüz.”
Aşık Ali:
“Doğru konuşsana Beyefendi,” dedi usulcana. Sesi ağlamsı, kırgın, öfkeliydi.
Adam aynı sertlikle ona doğru bir adım attı:
“Vay, Beyefendi alındılar mı??”
“Alındık,” dedi Aşık Ali.
Adam bir adım daha atıp elini ona uzattı onun sazına dokundu, sazdan uzun, tınlayan bir ses çıktı.
“Sen aşık mısın?”
“Öyle sayılırız, Allah nasip ettiyse.”
“Sen işime yararsın, ırgatlarabir saz tıngırdatırsın, sana para veririm, hey Beyefendi.”
Adam düpedüz alay ediyordu. Aşık Ali yürekten yaralandı:
“İstemem, ziyade olsun.”
“Alındınız demek Beyefendi.”
“Alındım.”
“Ulan, ne alınıyorsun, senin gibi her gün on beş aşık benim kapımda…”
Memet sözü aldı, dik, umursamaz bir sesle:
“Bu,” dedi, “Aşık Alidir. Onun babası da Aşık Hüseyindi, namı tüm şu dağları, bu ovayı tutmuş, dedesi de Aşık Halildi, namı Avşar elinde söylenir. Onun da babası ulular ulusu Dadaloğluydu. Aşık Ali, Dadaloğlundan gelir. Sen iyi etmiyorsun bunu böyle etmekle.”
“Ulan,” dedi adam, “kıytırık dağlı, sen onun soyunu neredeyse Osmanlı soyuna çıkaracaksın. Mustafa Kemal soyuna.”
“O Dadaloğlu soyudur, ulu soydur Bey.”
“Ne soyu, ne soyu?”