Mutlulukları çok geliyordu bana. Kendime itiraf edemiyordum kolay kolay ama kesin buydu sebep. Hayatlarında iyi giden her şey, benim hayatımda kötü giden şeylerin altını çiziyordu. Gözüme sokuyordu aksaklıklarımı, arızalarımı. “Bak, böyle olabilirdin sen de” diye başarısızlığımı vuruyordu yüzüme. Evlilikleri, asla ihmal etmedikleri sadık kocaları, organik besledikleri çocukları, mutlu fotoğraflarla bezedikleri evleri, şampuan reklamlarındaki gibi her daim parlayan sağlıklı saçları... Beri yandan ailevi görevlerinden arta kalan zamanda her nasılsa sekteye uğratmadıkları kariyerleri. Bir kadının hayatında zafer adı altında kayda geçen her şeyleri yani. Benim gözümü kör etme pahasına içinde kaybolduğum kitaplar, kahvaltıdan sonra içmeye başlayan görece işsiz senarist sevgilim zaferden sayılmıyordu o dünyada. Mutfak balkonumu ele geçiren boş bira şişeleri de sayılmıyordu. Peş peşe yaktığım sigaralardan mütevellit sararmış parmaklarım, gardırobun kapağını her açtığımda üzerime yığılan kıyafetler, buzdolabının raflarında, kahve fincanlarının dibinde benden habersiz palazlanmış mikro hayatlar hele, hiç. Başkalarıyla görüşmezken o kadar kötü değildi hayat. Bir kıyasa gerek olmuyordu o zaman, kim kazandı, kim kaybetti, fark etmiyordu. Bir alternatifi yoktu çünkü hayatımızın. Daha iyisi yoktu. Neyse oydu hayatım. Neysek oyduk.