Anna, Anna’nın eşi Aleksey, Anna’nın kardeşi Stephan, Stephan’ın eşi Dolli, Dolli’nin kız kardeşi Kiti, Kiti’nin aşık olduğu Vronskiy ve Anna’nın aşık olacağı-aşığı yine Veonskiy!..
Şöyle bir giriş yaptıktan sonra, uzun süredir aklımda olan, ama layıkıyla yapamama korkusuyla ertelediğim -bir ay kadar- incelememe başlayabilirim. Biliyorum ki ne kadar beklersem bekleyeyim, üzerine ne kadar düşünürsem düşüneyim hep bir yetersiz,eksik olacak. Anlatmak istediklerim hep yetersiz kalacak...
Öncelikle bir aşk romanı değil, bir kadının kıskançlığını-sevgiye olan açlığını-sevgiyi hissettiğinde neleri göze aldığını-cesur olan aşkı-evliliklerde sadece iki kişinin değil varolan toplumsal baskıyı-aile yaşamını-ilişkileri-bir insanı yetiştiren ailenin ne kadar önemli olduğunu okuyacaksınız.
Anna herkesin hayran olduğu bir kadın.Sade güzelliği, çekiciliği, aile yaşamı, zengin hayatı... Ama aslında bu sadece dışarıdan görünen çünkü Anna için hayat heyecansız, monoton ve ruhsuzdur. Kocası sevmiyor mu? Tabii ki seviyor ama bildiği gibi, öğrendiği gibi. İşkolik, güç ve hırsa odaklı bir adam. O kadar planlı ki ‘kitap okuma saati, iş saati, şimdi biraz Anna ile ilgileneyim’ şeklinde ruhsuz ve monoton bir sevgi. Yaşattığı bildiği ve hissettirdiği.
İşte bu monotonluk içinde devam eden hayatlar Anna’nın kardeşi Stephan’ın iteleyerek giden evliliğini düzeltmek için gittiği Moskova’da tren istasyonunda karşılaştığı Vronskiy’le değişir.
Bu ilk karşılamada ikisi de etkilenir ama uzun süre kendilerine bile itiraf edemezler ama aşk işte kaçsan da yakalanırsın...
(Burada ne Anna’yı haklı buluyorum ne de ‘başkasına iten Aleksey’ diyerek kocasını suçluyorum. Tolstoy gibi tarafsız bir şekilde düşüncelerimi ifade ediyorum. Yargılamadan ‘hayatta her şey olur’ mottosuyla yapıyorum incelememi)
Bu aşk