Romanın başlangıcında, bir adam bir sabah aniden kör olur. Bu körlük, “beyaz körlük” olarak tanımlanır; yani gözlerinde hiçbir şey görmemekle birlikte, beyaz bir parıltı dışında hiçbir şey algılayamaz. Bu körlük kısa süre içinde hızla yayılır ve toplumda hızla bir salgın halini alır. İnsanlar birer birer kör olmaya başlar ve bu körlük, bir epidemik hastalık gibi toplumu sarar.
Körlük, sadece fiziksel bir yetersizlik değil, aynı zamanda toplumsal ve bireysel bir çözülmeyi de beraberinde getirir. Ülkede hükümet, körleri karantinaya alarak onları bir kamp alanına gönderir. Burada, körler temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorluk çeker, yiyecek kıtlığı ve hijyen sorunları ortaya çıkar. İnsanlar giderek daha vahşi hale gelir, birbirlerine düşmanlık besler ve toplumda düzen tamamen bozulur.
Romanın merkezinde, körlükten etkilenmeyen tek kişi olan bir kadın vardır. Kadın, kocasının ve diğer körlerin yardımıyla hayatta kalmaya çalışır. O, körlerin bu yeni dünyasında, her şeyin çökmesinin ardından insanlara rehberlik eden ve onları ayakta tutmaya çalışan bir figürdür. Bu kadın, körlerin toplumda kaybettikleri insanlıklarını yeniden kazanmaları için bir umut ışığı olmaya çalışırken, aynı zamanda toplumsal değerlerin ve insan onurunun nasıl yozlaştığını gözler önüne serer.
Körlük, bireysel ve toplumsal dayanışmanın önemini, insanların en temel içgüdülerinin nasıl ortaya çıktığını ve medeniyetin ne kadar kırılgan olduğunu sorgular. Toplum, düzenin ve hukuk kurallarının kaybolduğu bir noktada, hayatta kalma mücadelesi veren bireylerin içsel dürtülerinin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Yazar, dilin ve anlatım tarzının da etkisiyle, okuyucuya derin bir psikolojik ve felsefi deneyim sunar.
Sonuç olarak Körlük, insan doğasının karanlık yönlerini, medeniyetin temellerinin nasıl