‘O büyük generalleriyle gurur duyuyor, ama kendisiyle değil. Kendisinin olmayan düşüncelere hayran, ama kendininkine değil. Bir şeyi ne denli az kavrıyorsa, o denli sıkı inanıyor ona. Ve kolaylıkla kavrayabildiği düşüncelerin doğruluğuna inanmıyor.’
Unutmuşum, düşünmek yetmez, konuşmak da lazım! Ne yazık değil mi insan dostum; fikir alışverişi yapmak için söz denen o alçak, hırsız komisyoncudan yardım almak zorundayız — değerli olan her şeyi, en iyi fikirleri alıyor ve üzerlerine dükkanındaki berbat etiketleri yapıştırıyor. Açık konuşayım: Bu beni ölümden ya da dayaktan daha çok kaygılandırıyor.
Olağanın sınırlarını aşıp ifade edilemezliğe vardığımda artık her şeyimle susacak olmak beni korkutuyor.
Ülkelerin güçlü veya zayıf, halkların gelişmiş veya geri kalmış olmasının altında yatan tek neden yöneticinin adil veya yetersiz olması değildir. Yönetici nasıl biri olursa olsun - iyi veya kötü, kahraman veya zalim - her zaman kendi halkının canından bir candır, onun bir parçası, ruhunun yansımasıdır. Halk nasılsa, onu yönetenler de öyledir. Bu yüzden de her halkın hak ettiği iktidarlara ve yöneticilere sahip olduğu eskiden beri söylenegelmektedir.