Hiç bir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği bir oyun...
Kitabımız bu sözle karşılıyor bizleri.
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki oyun karamsarlığın dibine vurmakla kalmayıp dibini ekmekle sıyırıyor.
Yazar Wolfgang Borchert abimiz gerek yaşadığı dönem gerek bizzat yaşadıkları dolayısıyla, savaş sonrası karakterin psikolojisini çok iyi anlatmış. Oyun gerçekten de çok iç karartıcı bir oyun öncelikle size oyunun konusunu anlatmak istiyorum. Beckmann adlı karakterimiz 2. Dünya Savaşı'ndan dönmüş topal bir asker. Ama geride bıraktığı hiçbir şey eskisi gibi değildir. Oyun çok fazla metafor içermektedir ve çok sayıda göndermede bulunulmuş. Karakterimizin oldukça karanlık bir iç dünyası var, yarı insan yarı hayalet gibi ordan oraya sürüklenmektedir. Tek gayesi Gorodokta bir görev sırasında sorumluluğunda ölen askerlerin vicdan azabından kurtulmak ve uyuyabilmektir. İntihar girişimi sonuçsuz kaldıktan sonra bir kadınla birlikte kadının evine gider ama vicdan azabı onu orda da rahat bırakmaz çünkü gittiği ev ölen askerlerinden birinin evidir ve ordan kaçıp uzaklaşır. Sorumluluğu görev emri veren binbaşına vermeye karar verir. Binbaşının evine gider fakat orda umduğunu bulamaz. Beckmann'ın bu sözleri oldukça dokunaklı:
Sorumluluğu da bir yere teslim etmek gerekir. Ölüler cevap vermez. Tanrı cevap vermez. Gelgelelim yaşayanlar, yaşayanlar soruyorlar. Her gece soruyorlar, Binbaşım. Yatağımda uyanmış yatarken geliyor ve soruyorlar. Kadınlar, Binbaşım, yaslı üzgün kadınlar. Ağarmış saçları, katı çatlak elleriyle yaşlı kadınlar. Issız, özlemli gözleriyle genç kadınlar. Çocuklar, Binbaşım, çocuklar, pek çok küçük çocuklar. Karanlıkların içinden sesleniyorlar
: Beckmann Çavuş, babam nerde, Beckmann Çavuş? Beckmann Çavuş, kocamı ne yaptınız? Beckmann Çavuş, oğlum nerde,
Kapıların DışındaWolfgang Borchert · Can Yayınları · 20217,9bin okunma