Giriş Yap

Wolfgang Borchert

Yazar
8.9
2.456 Kişi
Unvan
Alman Şair, Oyun ve Öykü Yazarı
Doğum
Hamburg, Almanya, 20 Mayıs 1921
Ölüm
Basel, İsviçre, 20 Kasım 1947
Yaşamı
Wolfgang Borchert, zorlu bir hayatın izlerini eserlerine başarıyla yansıtmış bir yazar olarak XX. yüzyıl edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Borchert, Heinrich Böll ve Wolf Dietrich Schnurre'yle birlikte yıkıntı edebiyatının temsilcilerinden biri olarak kabul ediliyor. 1921 yılında Hamburg'da dünyaya geldi. 15 yaşındayken şiir yazmaya başladı. 17 yaşına geldiğinde ise oyuncu olmak istediğine karar vermişti. 1941 yılının mart ayında Hannover Bölge Tiyatrosu'yla bir anlaşma yaptı. Ancak aynı yılın haziran ayında askere çağrılınca güzel günler sona erdi. 1942'de askerdeyken kendi kendini yaralamakla suçlandı, ama beraat etti. 1943 yılına kadar hayatı savaşın ortasında ya da ayrılıkçı ifadeler suçlamasıyla, hücrede geçti. Tifüs şüphesi ve sarılık nedeniyle ordudan terhis edildikten sonra, bir süre kabare sanatçısı olarak çalıştı. Bu kez de Goebbels'i bir parodisine konu edindiği için dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı. Berlin'de yakalanmasının ardından Borchert'e yeniden cephe yolu görünmüştü. 1945 yılında birliği Fransızlara teslim olunca, ordudan kaçmayı başardı. Hamburg'a döndüğünde ağır hastaydı. 1946 yılında şiirleri "Fener, Gece ve Yıldızlar" adı altında bir kitapta toplandı. O dönemde "Karahindiba" başta olmak üzere 24 kısa hikâye kaleme aldı. Borchert onu ölümsüzleştiren tiyatro oyunu "Kapıların Dışında"yı 1947 yılında bir hafta içinde yazıp bitirdiğinde sağlığı artık iyiden iyiye bozulmuştu. Üç hafta sonra radyo oyunu olarak yayımlanan bu eserin ardından da tam 22 hikâye yazdı. "Kapıların Dışında" onun ölümünden bir gün sonra, 21 kasım 1947'de, ilk kez Hamburg Oda Tiyatrosu'nda seyircilerle buluştu.

İncelemeler

Tümünü Gör
120 syf.
Yazılmış en iyi savaş karşıtı, savaşın iç yüzünü, üzerimize kabus olup çöküşünü anlatan kitap hangisi? Hepsini bir kenara bırakın. Şimdiye kadar size önerdiğim, okuyun diye ısrar ettiğim bütün kitapları da kenara koyun! Kapıların Dışında'ya verin önceliği. Wolfgang Borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. Savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu. Savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. Bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. Ailen yok. Nefes alamıyorsun. Hayat yok! "Her yer enkaz, herkes kaypak." Okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. Üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. Hayır bin kez! Hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. Sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor. Bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. Çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, Tanrı'ya isyan eden Wolfgang Borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek. Acı dolu yaşam öyküsünden bahsettiğim ve kitaplarını yorumladığım video: youtu.be/KKbVMoluEvM
·
Reklam
120 syf.
·
2 günde
Çok etkileyici bir kitap. Okurken gerginlikten başım ağrıdı. Bu kitabı okumadan önce ya da okuduktan sonra mutlaka Erich Maria Remarque'nin Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabını okumak gerek. Birbirini tamamlayıp daha sarsıcı hale getirecektir konuyu. *** Wolfgang Borchert bu kitabı bir haftada yazmış. Bir haftada içini kıyım kıyım dökmüş sayfalara... *** İkinci Dünya Savaşı sonrası yıkık dökük kalan ülkelerin, şehirlerin, sokakların, hayatların sadece bir örneğini anlatıyor Kapıların Dışında. Kapılar var ama kapalı. Sokak kapalı, aile kapalı, iş kapalı, eş dost kapalı, ölüm bile... Hangi kapıya gitse Beckmann kapalı bir kapı. Kapının ardında insanlar var, yok değil ancak kapılar kapalı. Bir Öteki var oyunda. Olumsuza giden Beckmann'i sürekli durduruyor. Ölüm, diyor Beckmann, yaşamak diyor, Öteki. Elinden tutmaya çalışıyor. Düşünsenize ölüm bile kapatmış kapısını ve birisi size umut vermeye kalkıyor. Hem de hiçliğin, kimsesizliğin, tahribatın en derininde, en içindeyken... *** Beckmann savaştan geliyor, Sibirya'dan, kimsenin umrunda olmuyor. Beckmann'ın gözlerinde gaz maskesi gözlüğü (göremiyor çünkü), üzerinde doğru düzgün kıyafet yok, aç ve uykusuz... Ve yalnız, kimsesiz... İnsanların en çok dikkatini ne çekiyor biliyor musunuz? 'Gözlerindeki gaz maskesi gözlüğü...' Çektiği dertler, gözünden düşen ölümler... Onlar umrunda değil kimsenin. Varsa yoksa gözlük! Neden bedeni aşıp insanın içini öğrenmeye, tanımaya, anlamaya çalışmıyoruz? Bizi biz yapan dışımız mı, yaşadıklarımız mı?
·
336 syf.
·
11 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Kısa Bir Yaşamdan Kısa Öyküler
Ordu yürüyüş kararı sayılacak sayyy! “Fischer! Sol iki üç dört ah bir şu açlık bu rezil açlık hep bu rezil sol iki üç dört sol iki sol iki sol iki…” Lütfen ayaklarımızı aynı anda yere vurmaya dikkat edelim. Komutan çök dediğinde çökelim, kalk deyince kalkalım. Komut verenin üzerinde üniforma var çünkü. İlk bakışta mantıksız görünse de aldırmayın buna, üniforma birçok şeyi haklı gösterir! Örneğin üniforma giymeyenlerin adam öldürmesi yasaktır. Elbise giydikten sonra başka. Bir çocuk ölmüş kardeşini fareler yemesin diye mezarında nöbet tutar mı? Geceleri de beklemesi gerekir mi bir talihsizin başında bir talihsizin! Yoksa fareler uyur mu geceleyin! Uyuyorsa iyi… 57 kişiden bir kişi sağ kalırsa o kişi kalmış olur mu? Ölüm bütün bir ölüm müdür? Yoksa bir parçası ölür mü insanın? 57 asker, 57 yaşam, 57 anne. Geride kalan teğmen Fischer sadece. Yaş 25. Ölememiş haliyle yürümeye devam eder, “Uzun Uzun Yollar Uzunluğunca” Birinci öyküde oldu ne olduysa. Karahindiba’yı okuyunca oldu. Bir mahkûmun onu gördüğünü gördüm. Sıradan insanların görmeden geçeceği küçük bir ayrıntı için bir mahkûmun hayatını ortaya koyabileceğini gördüm. Ne kadar görmüşüm, tekrar etmişim aynı kelimeleri. Borchert’i okuduktan sonra oldu. Karahindiba’yı okuduktan sonra. İşte o zaman gördüm. Edebi bir eserde ritim ve tekrar aynı şey değil. Ritim uzun zamandır peşinde olduğum bir konu ama bir cümle içinde veya yakınında tekrar eden kelimeler rahatsız eder çoğu zaman. Her zaman değil, çoğu zaman. Fakat Borchert ısrarla üzerine gidip üslup haline getirmiş bunu. Kekeler gibi aynı sözcükler tekrar tekrar karşıma gelirken o zaman gördüm. Ve bunu sevdim. Geceleyin, fare, devcileyin, toprak, tüfek, asker, teğmen, üniforma farklı öykülerde hep çıkar okurun karşısına. Hepsi aynı acıdan beslenir. Acıdan bol ne var dünyada, mesele anlatmakta. Bir üslup gerek bunun için. En derine inerken hafife almak onu. Hep ölüm, ölme, büsbütün ölememe, ölenlerle tek taraflı konuşma. Cephede geçen kısa bir yaşam ve kızlara özlem. Acıyı mizahla yoğurmak, çelişkiyi ve insanın acziyetini sermek gözler önüne. Yine göz dedim, Karahindiba’dan oldu bu! Acıyı nasıl anlatır yazar bize. Ölümü ve hayatın ne kadar ucuz olduğunu. İki adam ve üç bacaktan bahseder bize, unutmayalım diye sık sık hatırlatır. Bacağının biri yoktu demez doğrudan. Sayı saymayı bildiğimizi farz eder. Ölüler saymayı bilmez sadece. Kendisi denemiştir bunu, cevap gelmez ölüden. Başka bir öyküde bir vagonun üzerindeki yazıyı okuruz. “6 beygir ya da 40 adam.” Hepsi bu. Aslında vagonun taşıma kapasitesi bu kadar diyebilirsiniz. Demeyin. Yazar söyleyeceğini söylemiş ve çıkmıştır. Bu kadar kâfi! Vagon dolu, girmeyelim oraya. İçerde kaç kişi var sayamadım. Şimdi asıl önemli noktaya gelmek isterim. Yazar bütün bunları 24-26 yaş aralığında yazmış. Demek ki acı sadece insanı değil edebi yönü de çok hızlı olgunlaştırıyor. 26 yaştan sonrası toprak. Yazarın en sık kullandığı sembollerden biri. İnsanın az da yaşasa çok da yaşasa toprak olacağı. “Toprak aynıydı çünkü. Hep aynı toprak.” Borchert’in yaşam öyküsüne baktığımızda (ki bu kısa bir öyküdür. Kısa öykü kadar vurucu, yalın, çarpıcı…) 21 yaşında Rus cephesinde ağır yaralandığını, yazmış olduğu mektuplardan dolayı hakkında idam hükmü verilip gençliği göz önüne alınarak bağışlanıp tekrar cepheye gönderildiğini görüyoruz. Cephe, hapishane ve hastalıklarla geçen kısa bir yaşam. Kısa bir öykü gibi. Ama Fareler Uyurlar Geceleyin, üç başlık altında 54 kısa öykü ve eserin sonundaki manifestodan oluşmaktadır. Manifesto daha çok savaş karşıtlığı ve anlamsızlığı üzerine bir reddiye gibidir. “Çıkarın miğferleri başınızdan, çıkarın miğferleri başınızdan. Savaşı kaybettik,” der. Ben gidiyorum, benden sonra savaşmayın. Hepimiz aynı topraktan geldik, yine toprak olacağız. Solucanlar gezecek üzerimizde. Buna değmez, demek ister okurlarına. Bunu kendine has üslubuyla 54 öyküde anlatır. Hep kısadır öyküler, yaşamı gibi. Öykülerde semboller ve anlatım dili hep birbirine yakındı. Hangisinin daha çarpıcı olduğunu seçerken zorlandım. Tavsiye olması açısından en beğendiklerimi sıralamam gerekirse; Ama Fareler Uyurlar Geceleyin Kargalar Akşam Yuvalarına Uçar Dört Asker Ching Ling, Sinek Hanımefendi Pencerelerin Ardında Noel Karahindiba’yı söylemiyorum. Daha fazla tekrara düşmek istemem. Bu öykü kitabının hemen ardından yazarın Kapıların Dışında adlı tiyatro eserini de okudum. Bu eserde de Beckmann karakterinin yazarı ve onun yaşama, savaşa bakışını anlattığını söyleyebiliriz, tıpkı öykülerinde olduğu gibi. Orada da tekrarlar hep ön plandaydı. Tekrarın bir üslup haline dönüşü ve rahatsız etmemesi okurken. “Ben teğmen Fischer. Yaşım 25.” Adı Fischer da olsa, Beckmann da olsa her şeyi görmüştür artık. İsmet özel’in “Ben yaşarken oldu her şey,” dediği gibi. Kısa yaşam, kısa öykü. İncelemeyi uzatmanın manası yok. “Çünkü başka her şey savaş karşısında gevezeliktir sadece.”
·
5 yorumun tümünü gör
Reklam
2
4
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42